ABD ve diğerleri

İsrail kurulalı beri dünyanın gündeminden düşmeyen bir tartışma vardır. İsrail'i eleştirmek Yahudi karşıtlığı gütmek midir, değil midir? Yakalayabildiğim yerden merakla izlediğim tartışmalardan biridir bu.

İsrail kurulalı beri dünyanın gündeminden düşmeyen bir tartışma vardır. İsrail'i eleştirmek Yahudi karşıtlığı gütmek midir, değil midir? Yakalayabildiğim yerden merakla izlediğim tartışmalardan biridir bu. İlk dönemde İsrail'den kastedilen Yahudilerin bir devlet olarak var olma hakkıydı; bir başka deyişle siyonizmdi; İsrail'in varlığı vakıa haline geldiğinden, siyonizm gerçekliğe dönüştüğünden bu yana ise kastedilen daha ziyade İsrail'in politikaları, özellikle de dış politikası.
En canlı tartışma alanlarından biri de İsrail'in kendisi. Kabaca özetlemem gerekirse liberal, sol kesim yukarıdaki soruya, 'Hayır' der ve siyonizmin bugün İsrail'i kendi çıkış noktasının tam tersi bir noktaya getirdiğini, işgalci, sömürgeci, hatta ırkçı bir devlete dönüştürdüğünü savunur. Bu nedenle İsrail'i eleştirmenin gayet meşru bir siyasi tavır olduğunu, bunun Yahudi karşıtlığıyla bir ilgisinin bulunmadığını, hatta dünyadaki Yahudi karşıtlığını söz konusu politikasıyla bizzat İsrail'in körüklediğini belirtirler. Buna karşılık muhafazakâr, sağ kesim ise Yahudi karşıtlığının, dünyanın en eski siyasi akımlarından biri olduğundan hareketle, İsrail'in varlığının ya da dış politikasının, Yahudi karşıtlığının gerekçesi yapılamayacağını ileri sürer. Elbette en güçlü referansları, Yahudi soykırımıdır. Onlara göre İsrail'in varlığı da dış politikası da, tamamen Yahudilerin güvenlik, refah ve bekasını sağlama amaçlıdır.
Bana soracak olursanız her iki tarafın da haklı olduğu noktalar var. Ama konumuz bu değil...
Benzer bir tartışma ABD ve Amerikan dış politikasına ilişkin olarak başladı. Başladı demek yanlış aslında. Çünkü bu tartışma da ABD kurulalı beri olmasa da, en azından Wilson, 1'inci Dünya Savaşı'nın sonunda Avrupa'ya ilk ayak bastığından beri sürüyor (zaten Avrupa'ya ilk ayak basan ABD başkanı da Wilson'dır). Ama herhalde, Amerikan karşıtlığı, yaklaşık 85 yıl boyunca hiçbir zaman bugünkü kadar ABD dış politikasıyla doğru orantılı ve bugünkü kadar yaygın bir olgu haline gelmemiştir. Elbette homojen bir akım değil bugünkü Amerikan karşıtlığı. İranlı bir mollayla, Fransız bir solcu aydının Amerikan karşıtlığı birbirinden farklı sosyal, kültürel ve ideolojik nedenlere dayanıyor. Tıpkı İran ve Fransız dış politikasının ABD dış politikasıyla uyuşmazlığının farklı stratejik nedenlerden kaynaklandığı gibi. Ancak, ortak nokta özellikle 11 Eylül 2001'den sonra devreye sokulan Amerikan dış politikası uygulamalarının, dünyayı daha güvenli değil, daha tehlikeli bir hale getirdiği. İronik biçimde, ABD de dış politikasının temel amacının, dünyayı başta Amerikalılar için olmak üzere daha güvenli bir yer hale getirmek olduğunu iddia ediyor. Elbette çok daha ayrıntılı bir tartışma bu, aynı zamanda içinden çıkılması güç bir ikilem.
Ben bu tartışmada da her iki tarafın haklı ve haksız olduğu noktalar bulunduğu görüşündeyim. Amerikan dış politikasının başlıca zaafı, tüm ilkesellik iddiasına rağmen aslında pragmatizme dayanması, tutarlılıktan ziyade çifte standart sergilemesi. Tabii bir de nedenlerden ziyade sonuçlara yoğunlaşması. Tipik iki örnek vermek gerekirse, Bush, son konuşmasında 'dünyaya özgürlük ve demokrasi' götürmekten, tiranlıkları yıkmaktan bahsetti. İran dedi, Suriye dedi, hatta Zimbabve bile dedi, ama Suudi Arabistan'ı, Mısır'ı bir cümleyle geçiştirdi. Oysa ne Mısır, İran'dan daha demokratik, ne de Suudi hanedanı, Esad'ın Baasçı rejiminden daha az tiran. İkincisi, bugün Filistin sorunu çözülmeden bölgenin, hatta dünyanın daha güvenli bir yer haline gelebileceğine inanmak abesle iştigal. Filistin terörü, Filistin sorununun sonuçlarından biri, nedenlerinden biri değil.
Oysa Bush yönetimi, ilk döneminde soruna tamamen kayıtsızdı, ilgi gösterdiğinde de nedenlerle sonuçları karıştırdı. İkinci döneminde nasıl bir tutum takınacağı hâlâ belli değil.
ABD karşıtlarının zaafı ise, ABD nasıl ki İslamcı terörün nedenlerinden ziyade sonuçlarına odaklanmışsa, onların da Amerikan dış politikasının nedenlerinden, oluşum sürecinden ziyade, sonuçlarıyla ilgilenmesi. Bir diğer zaafları ise sonuç alıcı alternatif üretmekte zorlanmaları. Bugün Amerikan dış politikasının temel dinamiği, güvenlik arayışıdır. Tıpkı İsrail gibi. Bush ile Şaron'un birbirini bu kadar iyi 'anlayabilmesinin' nedenlerinden biri de budur (Bu anlayışın tek kırılma noktası, İsrail'in güvenlik arayışının, ABD'nin güvenlik arayışını sabote edecek bir noktaya gelmesidir ki henüz o noktada değiliz). Dolayısıyla ister Avrupa ülkeleri, ister Ortadoğu ülkeleri olsun, Amerikan dış politikasını sürükleyen temel dinamiği kavrayamadıkları sürece, ya bu dinamikle sürekli çatışacak ya da sonuçlarına katlanmak durumunda kalacak. Alternatifsizliğe gelince, AB eski Yugoslavya'nın çözülme sürecini barışçıl biçimde idare etme yetenek ve gücünü gösterebilseydi Amerikan müdahalesi gerekmeyecekti. Saddam rejimi, 15 yıl boyunca BM yoluyla iflah edilemedi. AB, İran'la 25 yıldır 'eleştirel diyalog' yürütüyor, bugün çıkıp Almanya bile İran'ın nükleer silah üretimi açısından 'temiz' olduğunu savunamıyor...
Her iki taraf da zaaflarını görüp üzerine gitmedikçe aynı dünyada, ama farklı gezengenlerde yaşamayı sürdürecekler...