AB'nin görmediği

Rehn'in Türkiye ziyaretinde çok şey konuşuldu. Ancak akıllarda bir tek Kıbrıs kaldı. Bu bağlamda AB Ankara'dan kısa vadede, Gümrük Birliği Ek Protokolü'nün gereği...

Rehn'in Türkiye ziyaretinde çok şey konuşuldu. Ancak akıllarda bir tek Kıbrıs kaldı. Bu bağlamda AB Ankara'dan kısa vadede, Gümrük Birliği Ek Protokolü'nün gereği olarak liman ve havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti gemi ve uçaklarına açmasını, orta ve uzun vadede da Kıbrıs Cumhuriyeti'yle ilişkilerini normalleştirmesini beklediğini bir kez daha ortaya koydu. Ankara da, ilk beklentiye karşılık olarak, KKTC'ye uygulanan kısıtlamaların kaldırılmasını, ikinci beklentiye karşılık olarak da
Kıbrıs sorununun çözülmesini...
AB kararlı ve ısrarlı. Ankara da kendini hem Ek Protokol'le birlikte yayımladığı deklarasyonla, hem de Erdoğan ve Gül'ün demeçleriyle siyasi olarak bağlamış durumda. Dolayısıyla bir çıkmazla karşı karşıyayız.
Çıkmaz, mevcut pozisyonları göz önünde bulundurulduğunda taraflarca bir başına aşılabilecek gibi görünmüyor. Dahası her iki taraf da, mevcut pozisyonlarıyla çıkmazı pekiştiriyor.
AB, stratejik bir hesap hatası içinde. Türkiye ise, taktik hatalar yapıyor.
Türkiye'den başlayalım: Ankara her şeyden önce şu soruların yanıtını bulmalı: KKTC üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmazsa ya da kaldırılamazsa ne olacak? Türkiye'nin katılım sürecinde Kıbrıs sorunu çözülemezse ne olacak? Daha da önemlisi, bu taleplerin muhatabı AB midir, yoksa BM mi?
AB'nin hatası ise, Kıbrıs'ta sorunun ne olduğunu görememek. Kıbrıs'ta sorun, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne uyguladığı ambargo değil. Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanınamaması da değil. Şu anda ve hâlâ Kıbrıs'taki sorun çözümsüzlük. Diğerleri hep bu sorunun yan etkileri. Üstelik, varsayalım ki Ankara, limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs Cumhuriyeti'ne açtı, onunla da yetinmeyip Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıdı; Kıbrıs sorunu çözülecek mi? Yoksa daha da çözülmez bir hal mi alacak?
Peki ya Kıbrıslı Türklerin ekonomik durumu, siyasi statüsü ne olacak? Çözüm iradeleri boşa mı gidecek? AB bir bakıma bataklıkla değil, sivrisineklerle uğraşıyor.
Oysa Kıbrıs Cumhuriyeti artık AB üyesi olduğu için, AB'nin Kıbrıs'ta manevra alanı artık daha geniş. AB üye ülkeler üzerinde, üye olmayan ülkelere nazaran daha etkili. Avusturya'daki 'Haider vakası'nı
anımsayalım. Dolayısıyla, AB'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni çözüm masasına oturtmak için eskisinden daha fazla nüfuzu var.
Tabii kullanmak isterse, kullanablirse...
Buradan hareketle, AB'nin Kıbrıs sorununun çözümü için devreye girmesi gerektiğini söyleyecek değilim. Bu ne AB'nin geleneğinde var, ne de eşitlikçi bir hamle olur, çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi. Söylemek istediğim, AB'nin o pek övündüğü 'yumuşak gücü'nü devreye sokarak, Kıbrıs'ta çözüm için esaslı bir yardımcı role soyunabileceği...
Başrol elbette BM'nin... Kıbrıs sorununun çözüm adresi BM'dir. BM'nin bu konuda kıyas götürmez bir birikimi var. Ayrıca Kıbrıs'taki tarafların kendilerini eşit hissedebileceği tek platform da BM çatısının altı. Ve ancak BM, tarafları ortak bir çözüme zorlayabilir.
Ama sorun da burada. Ne yazık ki Papadopulos kendi çözümünün peşinde, ortak çözümün değil. Kendi çözümü de tabir caizse, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne yamanması, Türkiye'nin de askeriyle, siviliyle Kıbrıs'tan elini eteğini çekmesi... BM çatısı altına girmemekte diretmesinin temel nedeni de bu. Papadopulos, artık çözümü, BM'nin etkinliğinde değil, AB'nin edilgenliğinde arıyor.
Ne yazık ki AB'nin görmediği, göremediği de bu. AB bununla da kalmayıp adeta Papadopulos'a çanak tutuyor. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, KKTC için öngörülen Doğrudan Ticaret ya da Mali Yardım tüzüklerinin hâlâ işleme sokulamamasının, neredeyse unutulmaya yüz tutmasının başka açıklaması olabilir mi?
Brüksel, AB üyeliğini Kıbrıs'ta tarafların önüne bir 'barış rantı' olarak koymuştu. Barış olmadı, rantı taraflardan biri kaptı, hem de hak etmeden.
Ne olduysa oldu... AB'nin denklemi yeniden kurmasının zamanıdır.