Ankara'nın Irak'ta B planı var mı?

Gelinen noktada durum gayet açık: Türk askeri Irak'ta istenmiyor. En azından şu koşullarda ve kısa vadede.

Gelinen noktada durum gayet açık: Türk askeri Irak'ta istenmiyor. En azından şu koşullarda ve kısa vadede. Bu gerçeği, biraz geç de olsa Ankara ve nihayet Washington ister istemez kabullendi. Iraklıların direnci, ABD'nin ihtiyaçlarına da Ankara'nın hesaplarına da galebe çaldı.
Irak elbette askeri ve siyasi açıdan orta vadeli kesin yargılara varılamayacak kadar kaygan bir zemin şu anda. Gidişata göre söz konusu ihtiyaç ya da hesaplar, söz konusu direnci kırabilir de. Dolayısıyla Türk askerine kapının bir daha açılmamak üzere kapandığını söylemek kehanete girer. Ancak şu konjonktürde kapının sımsıkı kapalı olduğu ortada.
Türk askerinin Irak'a konuşlanması başından beri askeri boyutunun fersah fersah ötesinde bir siyasi ve stratejik işlevsellik yüklüydü. Yoksa askeri açıdan bakıldığında TBMM'nin 1 Mart tarihli kararı savaşın gidişatını ne kadar değiştirdiyse TBMM'nin 7 Ekim tarihli kararı da işgalin gidişatını ancak o kadar değiştirebilirdi. Daha fazla değil.
Dolayısıyla Ankara'nın şimdi yoğunlaşması gereken nokta Irak bağlamında asker göndererek yüklenmeyi umduğu siyasi ve stratejik işlevselliğe asker göndermeden nasıl ulaşabileceği. Bir başka deyişle Ankara'nın bir B planının bulunup bulunmadığı. Bu, Ankara açısından her şeyden önce bir konuda açılım gerektiriyor: Irak politikası.
Burada önemli olan öncelikle nasıl bir Irak istendiğini netleştirmek, sonra da uzun vadeli ve bütünlüklü yaklaşımlar geliştirebilmek.
Türkiye, Irak'ta olup bitenlerin güvenlik, ekonomik, siyasi ve hatta sosyal olarak doğrudan etki alanı içinde. Dillere pelesenk edilen, 'Kayıtsız kalamayız' lafının çıkış noktası da bu etkileşim zaten. Bu etkileşimin zararlarını asgariye indirip yararlarını azamiye çıkarmanın yolu Irak'ın istikrar, refah ve demokratikleşme yoluna koyulmasından geçiyor. Böyle bakıldığında ve Iraklıların Türk askerine itirazlarının başında istikrar sürecinin olumsuz etkileneceği gerekçesinin geldiği anımsandığında TBMM'nin 7 Ekim tarihli kararının ironisi de ortaya çıkıyor zaten. Söz konusu karar, Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından en hafif kelimeyle 'tehlikeli' bir karardı.
Neyse ki Irak'ın istikrar, refah ve demokratikleşme sürecine kendince katkıda bulunabilmesi için Ankara'nın önünde asker göndermekten başka seçenek ve olanaklar var.
Herhalde en başta yapılması gereken şu anda Irak'ın yerel yönetimiyle tutarlı ve yapıcı bir ilişki içinde bulunmak.
İşgal sonrası oluşan ortamda güme gitti ama bu yönetim, bir anayasa yapmak istiyor. Bu yönetim en kısa zamanda seçim düzenlemek istiyor. Bu yönetim Irak'ı terörden arındırmak istiyor. Bu yönetim komşularıyla iyi geçinmek istiyor. Bu yönetim işgalin gerektiğinden bir gün bile daha fazla sürmemesini istiyor. Ve en önemlisi bu yönetim istikrar, refah ve demokrasi istiyor.
Ankara'ya düşen kendi ulusal çıkarları için bu isteklerine ulaşmasında Irak yönetimini desteklemek değil de nedir?
Bu da her şeyden önce meşru bulsanız da bulmasanız da, tanısanız da tanımasanız da Irak'ın belki de gelmiş geçmiş en temsili organı sayılabilecek o yönetimi muhatap almayı gerektiriyor. Asker gönderme tartışmaları sırasında Ankara'nın ne yazık ki henüz bu noktaya bile gelemediğini gördük. Yine ne yazık ki bu mesafeli duruşta söz konusu yönetim içinde 'Kürt unsurları'nın bulunmasının payı hiç de az değil anlaşılan (Zebari'ye gösterilen tepkiler Irak Dışişleri Bakanı'ndan ziyade bir KDP yetkilisine gösterilen tepkilerdi söylem ve içerik olarak).
Tabii bu kadar basit değil. Asıl mesele şu ki Ankara'nın yavaş yavaş kendini federal bir Irak fikrine da alıştırması gerekiyor. Çünkü Irak'ın gerçeklerinin aynasından bakıldığında federasyonun diktatörlükten başka bir seçeneği görünmüyor.
Yeni Irak'a eskisine baktığı gibi bakarsa Türkiye kendisi kaybeder...