Asıl aşağılayıcı olan...

İki yıl kadar önceydi. Ankara'da Dışişleri'nden bir diplomatla Türkiye'nin AB süreci üzerine sohbet ediyorduk. "İki temel konu var çözmemiz gereken" dedi, "Kıbrıs ve demokratikleşme, insan hakları."

İki yıl kadar önceydi. Ankara'da Dışişleri'nden bir diplomatla Türkiye'nin AB süreci üzerine sohbet ediyorduk. "İki temel konu var çözmemiz gereken" dedi, "Kıbrıs ve demokratikleşme, insan hakları." Ve şu saptamayı yaptı: "Kıbrıs'ın önündeki engel askerdir; demokratikleşmenin, insan haklarının önündeki engel ise bürokrasidir, her şeyden önce de yargıdır. İnanın bana, ikinci engel daha zorlu."
O günden bugüne köprünün altından epey su aktı. Ankara'da işbaşında bulunan siyasal iktidar, Kıbrıs politikasını değiştirdi, çözüme yönelik bir strateji izlemeye başladı, asker geç de olsa, güç de olsa sonuçta bu değişime ayak uydurdu. Asgari müştereklerde anlaşılmıştı.
Aynı siyasal iktidar, demokratikleşme alanında da o güne kadar görülmemiş bir kapsam ve hızda reformlar gerçekleştirdi. O derece ki bu değişiklikler sayesinde, AB, Türkiye'nin Kopenhag Siyasi Kriteri'ni yerine getirdiğine hükmetti ve 17 Aralık 2004'te Türkiye'yle üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı.
Peki bürokrasinin, 'her şeyden önce yargı'nın bu değişime ayak uydurduğu söylenebilir mi? Yazar Orhan Pamuk, bugün dile getirdiği bir görüşten ötürü 'Türklüğü aşağılamak' suçlamasıyla mahkeme önüne çıkarılmayı bekliyorsa bu soruya 'Evet' yanıtı verilemez.
'Yargı' diyerek genelleme yapmak da pek doğru değil aslında. Zaman zaman aynı yargıdan, Türkiye'nin yüzünü ağartan kararlar da çıkıyor elbette. Ama mesele bu değil...
Mesele Türkiye'de hâlâ daha, bir yazara, yazar olması da gerekmez, bir kişiye bir fikrinden, bir görüşünden ötürü dava açılabilmesine elverişli bir hukuki zeminin bulunması. Bir ifadenin, bir fikir mi, yoksa hakaret mi olduğunun onca reforma rağmen hâlâ netleştirilememesi.
Pamuk vakası, bunun tipik bir göstergesi: Yazar, bir röportajında, "Türkiye'de 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü" deyince iki savcı TCK'nın 301'inci maddesi uyarınca soruşturma başlattı. Savcılardan biri soruşturma sonucunda, Pamuk'un sözlerinin, 301'in son fıkrasına göre 'eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklaması' olarak değerlendirip suç oluşturmadığı sonucuna vardı. Bir başka savcı ise söz konusu sözlerin, yine 301'in ilk fıkrasına göre 'Türklüğü alenen aşağılamak' olarak değerlendirip yazarın altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istemiyle dava açtı.
'Türklüğü alenen aşağılamak.' Türklükten kastedilen nedir, bu kavramın hukukla bağlantısı nedir, 'alenen'in ölçütü nedir, aşağılama olup olmadığına kim, neye göre karar verecek? Hepsi yoruma açık...
Bu durumda yapılması gereken, işi Pamuk'a dava açan savcının işgüzarlığına yormak değil, böylesi bir gerekçelendirmeye elveren hukuki zemini, yoruma yer bırakmayacak biçimde ortadan kaldırmak. Bu açıdan bakıldığında davanın seyri ya da sonucunun da bir önemi yok. Pamuk beraat etse de o hukuki zemin yerli yerinde kalacak, etmese de. Söz konusu davaya gerekçe yapılan TCK'nın 180/1'i değiştirilmedikçe, benzeri davalarla her zaman karşı karşıya kalabiliriz.
Şiddete davetiye çıkarmadıkça, açıkça, net biçimde hakaret içermedikçe görüşlerin bırakınız dava konusu edilmesini, soruşturma konusu bile yapılamamasını sağlamak... Elbette tüm bu süreç bir zihniyet değişimini gerektiriyor Türkiye'de. Ancak sonuçta zihniyet değişimi, bir üstyapı meselesesidir, Türkiye daha altyapıyı sağlamlaştıramamış durumda.
Erdoğan, konuyla ilgili bir soruya şu yanıtı vermiş: "Biz AB süreci içinde düşünce ve fikir özgürlüğüne yönelik Cumhuriyet tarihinde görülmemiş adımlar attık. Bir savcının farklı görüşü olabilir." Erdoğan'ın sözleri, Dışişleri diplomatının başta aktardığım saptamasını doğrular nitelikte. Aynı zamanda bir çaresizlik ifadesi. Oysa, çare üretmek siyasal iktidarın işi değil mi?
Doğrudur yanlıştır, abartılıdır değildir, katılırım katılmam, kestirmecedir değildir, ne olursa olsun ben kendi adıma Pamuk'un sözlerini okuduğumda kendimi aşağılanmış hissetmedim, asıl Pamuk bu sözlerinden ötürü hapis cezasına çarptırılırsa kendimi aşağılanmış hissedeceğim...
Pamuk vakasına ilişkin tartışmalarda rahatsızlık verici bir nokta var. Nedense hep AB'ye referans veriliyor. Sanki AB'ye üyelik sürecinde bulunmasak, 3 Ekim'de katılım müzakerelerine başlayacak olmasak, ilk duruşmanın tarihi AB zirvesinin yapılacağı 16 Aralık 2005'e denk gelmese mesele önemsenmeyecek... Bu da ayrıca acıklı ve 'aşağılık' bir durum...