Asıl mesele Saddam sonrası

Irak konusunda ABD ile Türkiye arasında para pul işleri bugün yarın hallolacağa benziyor (Hatta dünkü New York Times'a bakılacak olursa halloldu bile).

Irak konusunda ABD ile Türkiye arasında para pul işleri bugün yarın hallolacağa benziyor (Hatta dünkü New York Times'a bakılacak olursa halloldu bile). Zaten kapsamı ve karşılıklı çıkar boyutu göz önünde bulundurulduğunda Türk-Amerikan ilişkilerinin 'bir avuç dolar' için her iki tarafça da riske edilme ihtimali hayli zayıf. Asıl riskler askeri ve siyasi alanlarda.
Söz konusu riskler savaş öncesinde ve savaş sırasında asgariye indirilebilir gibi görünüyor. Tıpkı ekonomik risk bağlamında yapıldığı gibi. Ancak savaş sonrası için aynı rahatlıktan bahsetmek mümkün görünmüyor.
Türkiye açısından askeri risk daha ziyade Kuzey Irak bağlamında söz konusu. Daha önce de yazmıştım. Aslında ABD'nin gönlünde yatan Türk askerinin Irak'a hiç girmemesi. Çünkü ABD'nin yerel müttefiki Kürtler ve Arap ülkeleri buna karşı. Ancak herkes biliyor ki hele hele savaş durumunda
ne Kürt ve Arapların itirazı, ne Amerikalıların ricası ne de Irak'ın
toprak bütünlüğü Türkiye'nin Kuzey Irak'ta askeri varlık göstermesini engelleyebilir. Nitekim ABD bu yüzden savaş öncesinde konunun üzerine fazla gitmedi. Ancak savaş sırasında ve sonrasında Kürtlerin silahsızlandırılması, Kerkük petrolü, Türkmenlerin akıbeti gibi konularda gündeme gelebilecek anlaşmazlıklar Türkiye'yi yalnızca Kürtlerle değil Amerikalılarla da karşı karşıya getirebilir. Şunu unutmamak lazım, Saddam sonrası Irak'ta ABD'nin önceliği istikrar olacak.
İşin siyasi boyutuna gelince... ABD yakın zamana kadar Saddam sonrası için kısa ve orta vadede istikrarlı ve barışçıl, uzun vadede de demokratik bir Irak öngörüyordu. ABD'nin bu öngörüsü Irak muhalefetinin beklentileriyle de uyumluydu. Bu öngörü ve beklentilere Irak'ın sosyoekonomik yapısı eklendiğinde söz konusu istikrar ve demokratikleşme sürecinin anahtarı olarak ister etnik temelli ister idari temelli olsun 'federasyon' formülü ortaya çıkıyordu. Kürtler ve Şiiler zaten öteden beri federasyondan yana. Arap muhalif unsurlar da Kürtler ve Şiiler kadar olmasa da olumlu yaklaşıyor bu formüle.
Söz konusu formül eski rejimin tamamen yıkılmasını da gerektiriyor haliyle. Dolayısıyla 2'nci Dünya Savaşı'nda Almanya'da görülen
'deNazification' (Nazizm'den arındırma) sürecinin Irak'a uyarlanmış hali 'deBaathfication' (Baasçılık'tan arındırma) süreci öngörülüyor.
Gelgelelim Amerikan yönetimi yakın geçmişte ağız değiştirdi. Irak'ın toprak bütünlüğünü vurgulamayı sürdürmekle birlikte artık federasyon lafını pek telaffuz etmiyor. Dahası ortalıkta bir askeri vali fikri dolaştırmakla kalmayıp mevcut rejimin yetkilileri ve görevlileriyle çalışmayı sürdürebileceğine ilişkin mesajlar veriyor.
Birden fazla neden ağır basıyor bu ağız değişikliğinde.
Ancak nedenlerden biri de Türkiye'nin 'malum sebeplerle' Irak'ın üniter bir devlet olarak kalmasındaki ısrarı ve bu ısrarını pazarlık masasında
ısrarla gündeme getirmesi. Kürtlerden sıra gelmiyor belki ama ben Türkiye'nin derinlerde bir yerlerde Saddam sonrası Irak'ta Şiilerin siyasi ağırlığının artmasından da pek hazzedeceğini sanmıyorum. Yalnızca Şii Arapların dini siyasileştirme potansiyeli açısından değil, zaman içinde İran'ın bölgedeki nüfuzunu artırma tehlikesi açısından da.
Ağız değişikliği, muhalif grupların keyfini fena halde kaçırmış durumda. Daha şimdiden Çelebi gibi en sadık isimler bile ABD'ye çıkışmaya başladı. Tıpkı Barzani ile Talabani'nin askeri bağlamda Türk askerine izin verdiği
için ABD'ye çıkıştığı gibi.
ABD 'şimdilik' Türkiye'yi tatmin etmek için bu çıkışmalara göğüs gerebilir ama savaş sonrasında bu gerilimi ne kadar taşıyabilir bilinmez. Artık taşıyamadığı noktada da Ankara-Washington hattı gerilebilir. Ve o gerilim
'bir avuç dolar'la aşılamaz.
Başka bir yazıya giriş olmak üzere bir soruyla bitireyim: Ankara'nın hemen hemen tüm Iraklı muhaliflerin üzerinde görüş birliğine varmış göründüğü federasyon formülüne karşı çıkması daha şimdiden Irak'ın yeni rejimiyle arasını açmıyor mu?