Blair'i dinlerken

Lider kolay yetişmiyor. </br>Yalnız Türkiye'de değil, Avrupa'da da. Hatta tüm dünyada. </br>Kim bilir, belki de 20'nci yüzyılla birlikte liderler dönemi sona erdi.

Lider kolay yetişmiyor.
Yalnız Türkiye'de değil, Avrupa'da da. Hatta tüm dünyada.
Kim bilir, belki de 20'nci yüzyılla birlikte liderler dönemi sona erdi.
Ancak şu bir gerçek ki bugün AB'nin içinde bulunduğu krizin nedenlerinden biri de Avrupa çapındaki liderlik zaafı. Krize ilişkin tartışmalarda hemen herkesin paylaştığı topu topu bir-iki görüşten biri bu: Lidersizlik.
Yine de istisnalar yok değil. Bunlardan biri hiç kuşku yok ki Blair... Üç kez üst üste seçilerek tarihi bir başarıya imza attığı ortada Blair'in. Yalnızca ekonomik performası bile başlı başlına etkileyici: 'Üçüncü Yol'a soktuğu Britanya'yı, durgunluğun eşiğinden AB'nin en dinamik ekonomilerinden birine çevirmeyi başardı Blair. O derece ki işsizliğin pençesindeki Fransa ve Almanya gibi ülkeler kapılarını AB'nin son genişlemesinin ardından 'Polonyalı muslukçu'ya sımsıkı kapatırken sürekli yeni istihdam yaratan Britanya sonuna kadar açtı... Üstelik bunu yaparken Britanya'nın kendine özgü 'refah devleti'ni güçlendirmeyi de başardı.
Ancak Blair'in ulusal sınırları aşan bir liderlik çapı var. Dünyaya angaje bir politikacı Blair. Dünyanın sorunlarını dert edinen, çözüm üretemese de kafa yoran, vizyon geliştirmeye çalışan bir politikacı. Bir başka deyişle bir siyasi miras bırakma kaygısı taşıyan bir lider...
Ve Blair, Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşmayla bugün itibarıyla AB'nin lider sayılabilecek tek siyasetçisi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Üslubundan bütünlüğüne kadar dört dörtlük bir konuşmaydı Blair'inki. İş düşüncelerini sözcüklere dökmeye geldi mi, dinleyebildiğim kadarıyla, hakikaten Blair'in üstüne yok. Herhalde dünyanın en mutlu 'metin yazar'ları Blair'inkilerdir, metnin hakkını fazlasıyla veriyor ne de olsa.
Üsluptan, bütünlükten çok daha önemlisi ise konuşmanın içeriğiydi tabii ki. Doğrusu, konuşmanın en çarpıcı yanı da temel mesajıydı. İronik bir durum söz konusuydu Strasbourg'daki oturumda: Britanya'nın başbakanı sıfatıyla, AB projesine sonradan dahil olmuş, dahil olduktan sonra da hep mesafeli kalmış bir ülkeyi temsil ediyordu Blair. Buna karşılık başta Fransa ve Hollanda olmak üzere önce AB projesinin mimarlığını yapmış, sonra da çekirdeğini oluşturmuş ülkelerin temsilcilerinin önünde 'çatır çatır' AB projesini savundu Blair, hem de de kendini 'ateşli bir Avrupa yanlısı' olarak niteledikten sonra. Bir başka deyişle, AB'nin belki de en fazla dışlanan ülkesini, AB'nin tam merkezine yerleştirdi Blair, dönem başkanlığını devralacak olmanın taktik avantajını da kullanarak. Üstelik daha 10 gün önce AB'nin 'kötü adam'ı ilan edilmişken...
Nasıl mı yaptı bunu? Britanya'nın ulusal çıkarları kadar AB projesine de sahip çıkarak.
Aslında bir Britanya başbakanından duymaya pek alışık olmadığımız ya da pek sık duymadığımız laflar da etti Blair konuşmasında. Bunlardan en önemlisi, AB'yi yalnızca ekonomik bir birlik değil, aynı zamanda siyasi bir güç olarak görmek istediğini belirtmesiydi. Sonra, ortak bir dış politikanın, ortak bir savunma politikasının gerekliliğini vurgulaması dikkat çekiciydi. Kendi ifadesiyle, Britanya'nın AB bütçesinden aldığı payı pazarlığa açma niyetini ortaya koyan ilk Britanya başbakanı olarak da tarihe geçti Blair...
AB bağlamındaki tartışma açısından önemli bir argümanı da şuydu Blair'in AB 'serbest piyasa' ile sosyal devlet arasında tercih yapmak gibi bir durumla karşı karşıya değil. Bu iki yaklaşımın ille de birbirini dışlaması gerekmiyor. Tam tersine, birbirini tamamlayıcı, güçlendirici bir biçimde ele alınabilirler.
Ama herhalde Avrupa Parlamentosu'nu dolduran yüzlerce siyasetçinin bugünlerde en çok duymak istedikleri mesaj şuydu: 'AB'nin geleceğine güvenmeliyiz.' O güveni şu sözleriyle vermeye çalıştı: "Her kriz bir fırsat barındırır. Şu anda Avrupa için de bir fırsat söz konusu. Tabii değerlendirmeye cesaretimiz varsa."
AB'nin, Blair'in sözünü ettiği cesareti gösterip göstermeyeceği zamanla belli olacak. Ancak o cesaretin en fazla gerekeceği konulardan birinin Türkiye'nin üyeliği olduğu ortada...
Basın notu: Nicedir aklıma takılan bir konu, son günlerde iyice gözüme batmaya başladığı için bir not düşmek istedim. Yeri geldikçe askerlerin, askeri konular dışında görüş belirtmelerini eleştiriyorum, eleştirmeyi de sürdüreceğim, çünkü bu tür çıkışların sivil toplumun ve demokrasinin güçlenmesine zarar verdiğini düşünüyorum. Ancak sanırım artık askerlere, askeri konular dışında soru soran gazetecileri de eleştirme zamanı geldi.
Bu o kadar belli ki artık askerler, bu tür soruları yanıtlamamaya, hatta gazetecilerden kendilerine bu tür sorular sormamalarını istemeye başladı. Buna rağmen son olarak Büyükanıt'a Atina ziyareti sırasında sorulan sorulardan anlaşıldığı üzere kimileri hâlâ kendini tutamıyor. Şuna artık bir son versek diyorum... Askerlerin, askeri konular dışındaki görüşlerinin köşeler boyu aktarılmasına, gözümüze sokulmasına, alkışlanmasına ise diyecek bir şeyim yok...