Bu ortamda bu çerçeve...

Avrupa'da Türkiye'ye karşı esen rüzgâr malum. Üstelik AB ağır bir kriz içinde. Komisyon'un bu ortama rağmen ve sürprizsiz biçimde Türkiye'ye üyelik taahhüdünü teyit etmesi önemli.

Her şey bir yana Avrupa Komisyonu'nun Türkiye için hazırladığı 'Müzakere Çerçevesi'nin işaret ettiği en önemli nokta şu: Komisyon Avrupa'da Türkiye'nin AB üyeliği aleyhinde yükselen seslere kulağını tıkayıp AB'nin içinde bulunduğu anayasa ve bütçe krizine gözünü kapamış; gerek son Türkiye İlerleme Raporu'nun, gerekse bir önceki AB Konseyi zirvesindeki Türkiye kararının bire bir yansıması sayılabilecek bir belge hazırlamış. Söz konusu rapor ve karardaki temel parametreler 'Müzakere Çerçevesi'nde aynen korunmuş: 6 Ekim ve 17 Aralık 2004 neyse 29 Haziran 2005 de o.
Şöyle de denebilir: Hollanda ve Fransa'da AB Anayasası için yapılan referandumlar tam aksi yönde sonuçlansaydı şu an elimizde farklı bir belge duruyor olmazdı.
Komisyon elbette görevi gereği objektif olmak zorundadır. Dolayısıyla 'Müzakere Çerçevesi' bu açıdan bir istisna değil. Yine de Avrupa'da son dönemde oluşan hava göz önünde alındığında, 'Müzakere Çerçevesi'nde Türkiye'ye yönelik tam üyelik taahhüdüne sahip çıkılması, bunun tereddütsüz ve sulandırılmadan teyit edilmesi hiç kuşku yok ki son derece olumlu bir gelişme.
Şöyle bir bakalım: Referandum sonuçlarının ardından Avrupa'da genişlemeyi, hele hele Türkiye'nin AB üyeliğini savunmak 'siyaseten doğru' sayılabilecek bir tutum değil, tam tersine halktan kopukluğun ifadesi. Bugün AB'nin dinamosu sayılan iki ülkenin, Fransa ve Almanya'nın müstakbel liderleri Sarkozy ve Merkel'in Türkiye için tam üyelik dışında bir formül bulunmasını önermediği tek bir gün geçmiyor. Fransa sırf Türkiye'nin AB üyeliği konusunda son sözü halkın söylemesini sağlamak için anayasa değişikliği yapıyor. Muhtemelen Fransa'yı Avusturya izleyecek. Belki diğerleri. Dahası AB anayasal anlaşmazlıktan kaynaklanan bir kimlik bunalımı içinde. Nereden geldik, nereye gidiyoruz, halktan nasıl bu kadar koptuk, genişleyerek mi derinleşmeli, derinleşerek mi genişleşmeli, yoksa genişlemeden tümden mi vazgeçmeli gibi handiyse 'varoluşsal' bir sorgulama süreci içinde AB. İşsizlik, göçmen akını, ekonomik durgunluk gibi mevcut sorunların üstüne bir de bütçe krizi eklenmiş durumda. Zaten sancılı ve sorunlu Ortak Tarım Politikası yeniden tartışılmaya başlandı. Ve daha bir sürü şey... Mesela bizzat Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso'nun bile çıkıp Türkiye'nin üyeliğini tartışmaya açması.
İşte böyle bir ortamda Komisyon çıkıp sanki hiçbir şey olmamış gibi ve hiçbir ek ya da konjonktürel yenilik getirmeden, 'Türkiye'yle aynen devam' diyor, bir duruş ortaya koyuyor. Bu, Türkiye'nin AB perspektifini pekiştiren güçlü bir mesaj.
Ancak erken sevinmemek lazım, iş henüz bitmedi: Bu belge henüz onaylanmış değil, dolayısıyla şu an elimizdeki hali nihai hali olmayabilir. Önceki günden itibaren son durak AB Konseyi olmak üzere bir onay süreci başlamış durumda. Komisyon'dan çıkan ilk halinde bir olumsuzluk, bir 'yenilik' bulunmaması, Konsey'den çıkacak nihai halinde de bulunmayacağı anlamına gelmez. Ne de olsa siyasiler, ülkelerindeki ve AB genelindeki siyasi ve toplumsal ortama, komiserlerle kıyaslanamayacak kadar duyarlı hareket etmek durumunda. Komisyon'da bile kimi ülkelerin, 'Müzakere Çerçevesi'ndeki tam üyelik taahhüdünü sulandırmaya uğraştığına dikkat edilecek olursa Konsey düzeyinde benzer çabaların gösterilmeyeceğini kimse iddia edemez.
'Müzakere Çerçevesi'ne ilişkin olarak yapılan yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla Ankara da bu durumun farkında. Hatta son dakika sürprizleriyle, oldubittilerle karşılaşmamak için şimdiden hazırlık yapılıyor, önlem alınıyor...Yine de genel beklenti, 'Çerçeve' Konsey'de de değişmeyeceği yönünde.
Bu durumda 3 Ekim öncesinde Türkiye'nin atması gereken tek adım kalıyor: Son olarak 'Müzakere Çerçevesi'nde de belirtildiği gibi AB'yle Gümrük Birliği'ni Kıbrıs dahil yeni üyeleri kapsayacak biçimde genişletmesini öngören belgeyi imzalamak... Ondan sonra...
Ondan sonra 'uzun ince bir yol'dayız.