Bundan sonrası

AB iki ülkenin iradesi hilafına yürümez: Fransa ve Almanya. Diğer hepsi bir yana, bu ikisi bir yana. Paris ve Berlin'in onayı olmadan AB'nin stratejik bir karar alması düşünülemez.

AB iki ülkenin iradesi hilafına yürümez: Fransa ve Almanya. Diğer hepsi bir yana, bu ikisi bir yana. Paris ve Berlin'in onayı olmadan AB'nin stratejik bir karar alması düşünülemez. Nitekim her kritik AB zirvesi öncesinde, bu iki ülkenin siyasi liderleri bir araya gelip üç aşağı beş yukarı ortak bir tutum belirler. Bu tutum, zirve sonucuna mutlaka yansır. Son AB zirvesi de istisna değildi. 17 Aralık 2004 öncesinde Schröder ve Chirac kafa kafaya verip Türkiye'yle üyelik görüşmelerini başlatılması gerektiği görüşünde birleşti. Zirvenin sonucu malum.
Chirac'ın Türkiye'nin üyelik perspektifini desteklemekle birlikte başından beri ikircikli bir tutum takındığı sır değil.
Bizzat kendisinin kuşkuları ya da kaygıları kadar, bu perspektifi destekleyen neredeyse tek lider sayılmasının da payı var bu ikircikli tutumda. AB Anayasası hakkında Fransız halkının yaptığı tercihin Chirac'ın ikircikli tutumunu Türkiye lehine etkilemeyeceği kesin.
İşin daha da kötüsü, Chirac Fransa'da Türkiye'nin son kurşunu gibi. Yukarıda da belirttiğim gibi halihazırda Fransa'da Türkiye'nin AB üyeliğinin 'Chirac kadar bile' destekleyen bir siyasi lider yok. Dahası, Chirac'ın muhtemel halefi Sarkozy, Türkiye'nin AB üyeliğine doğrudan karşı çıkıyor. Referandum süreci ve referandum sonucu göz önünde bulundurulduğunda, bundan sonra en azından yakın ve orta vadede Türkiye'nin AB üyeliğini savunmak siyaseten daha da zorlaşacak, belki de imkânsızlaşacak.
Chirac ile karşılaştırılığında Schröder'in Türkiye'nin AB perspektifine yönelik tutumu başlangıçta temkinliyken zaman içinde kararlı bir destekçiliğe evrildi. Genel olarak şu söylenebilir: Schröder hükümetinin Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin sosyal ve ekonomik kaygıları yavaş yavaş bu üyelikten bekledikleri stratejik ve siyasi yararları karşısında geri plana düştü.
Ne var ki Almanya'da da bir iktidar değişikliği kuvvetle muhtemel. Üstelik tıpkı Chirac-Sarkozy denkleminde olduğu gibi Schröder'in rakibi Merkel de Türkiye'nin üyeliğine doğrudan ve açıktan karşı. Hatta, Merkel, fikir babası olduğu imtiyazlı ortaklığın Türkiye ve AB için üyelikten daha uygun bir yapı olduğunda ısrarlı. Tıpkı siyasi silah arkadaşı Stoiber gibi. Hatta her iki lider de Türkiye'nin AB üyeliğine muhalefetlerini, seçim kampanyasının temalarından biri yapma eğiliminde.
Sarkozy'lerin, Merkel'lerin ne düşündüklerini şimdiden biliyoruz, ne yapacaklarını ise ancak iktidara geldiklerinde, gelirlerse tabii, öğrenebileceğiz. Ancak bu saatten sonra, yalnız kendi ideolojik bakışları açısından değil, halklarının beklentileri açısından da Türkiye'nin üyeliğinden yana bir çizgi izlemeleri en hafif deyişle epey siyasi marifet ister. Hiç kuşku yok ki işleri, seçim öncesi Ermeni ya da Yunan lobisine hoş görünmek için bazı vaatlerde bulunup iktidara geçince realpolitik gereği 'Pardon' deyip işin içinden sıyrılıveren ABD başkanlarından çok daha zor olacak.
AB şu anda bir boşlukta. Bu da çok normal, çünkü Fransa ve Almanya bir boşlukta. Referandum sonucu Fransa için bir siyasi depremdi. Seçim sonuçları da Almanya'da bir siyasi deprem yaratabilir. Dolayısıyla bu iki temel ülke kendine gelmeden, AB'nin önünü görebilmesi kolay değil.
Türkiye'ye gelince. Fransızlar ve Holllandalılar AB Anayasası üzerinden Türkiye'ye 'Hayır' dedi diye ya da zaten Schröder'in yerine de Merkel gelecek diye, daha şimdiden, 'B planlarından söz etmenin anlamı ve yararı yok. Tabii AB'deki Türkiye karşıtlarından değilseniz. Buna karşılık 'Hayır'ların AB'nin geleceğini, dolayısıyla Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecini etkileyeceğini, siyasi kadroların halk desteğiyle daha önceki stratejik kararları bal gibi değiştirebileceğini ya da içini boşaltabileceğini görmezden gelip kafamızı kuma gömmek de bir o kadar anlamsız ve yararsız.
İzolasyonist hesaplarını pragmatizm ya da realizm diye pazarlayanlara da kanmamak lazım, ultra-modern niyetlerini liberalizm sananlara da...