Bunun adı oportünizm

Fransa'nın çıkışının hiçbir hukuki, siyasi ve ahlaki meşruiyeti yok. Bu çıkış için söylenebilecek tek şey var: Oportünizm.</br>Nereden başlamalı bilmem ki...

Fransa'nın çıkışının hiçbir hukuki, siyasi ve ahlaki meşruiyeti yok. Bu çıkış için söylenebilecek tek şey var: Oportünizm.
Nereden başlamalı bilmem ki... Geçmişi bir yana bırakalım, Türkiye'nin halihazırda Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamasının nedeni, Kıbrıs sorununu çözmeye yönelik son çabanın başarısızlıkla sonuçlanması. Bu sonucun sorumlusu da Türkiye ya da Kıbrıslı Türkler değil. Birinci derecede sorumlu Kıbrıs Rum yönetimi. Sonra Yunanistan ve nihayet AB'nin kendisidir. Rum-Yunan ikilisi, Annan Planı temelinde bir çözüme sırt çevirmeseydi bugün Kıbrıs bambaşka bir noktada bulanacak, şu anki kısır tanıma-tanımama tartışmasına hiç girilmeyecekti. Dolayısıyla, bir ülkeyi sorumlusu sayılamayacağı bir durumdan ötürü cezalandırmak (üstelik tam da o durumun sorumlusu ülkenin yararına olacak biçimde) her şeyden önce Fransızların lafa gelince toz kondurmadığı uluslararası hukuka aykırı.
Kaldı ki Türkiye'yle AB arasında üyelik görüşmelerine başlanması, Avrupa Komisyonu'nun önerisi üzerine AB Konseyi'nin aldığı bir karardır. Dolayısıyla hem hukuken hem siyaseten AB'yi bağlar. Söz konusu kararın uygulamaya konması için öne sürülen koşullar arasında Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımak yoktu.
Nihayet Türkiye'yle üyelik görüşmelerine başlama kararı Fransa'ya rağmen değil, Fransa'nın onayıyla alındı. Önceki gün Fransa adına ilk çıkışı yapan Villepin o gün Fransa'nın muhalefet lideri değildi, dışişleri bakanıydı. Le Figaro'nun yazdığına göre Villepin'in çıkışını onaylayan ve şahsi bir oportünizm vakası olmaktan çıkaran Chirac da o gün devlet başkanıydı.
Peki o günden bugüne ne değişti? En önemli gelişme, AB Anayasası'nın Fransız halkınca reddedilmesi. Bu ret, Fransız siyaset erbabınca, AB'nin genişlemesine, dolayısıyla Türkiye'nin üyeliğine de ret olarak algılandı ve öyle yorumlandı. Gelgelelim, Fransızlar, referandumdan önce, mesela 17 Aralık 2004'te de, yani Fransa Türkiye'yle ilgili kararı imzalarken de Türklere kollarını açmış değildi. Kaldı ki referandumdan sonra Fransa'da yapılan kamuoyu araştırmalarına göre AB genişlemesi ve Türkiye'nin üyeliği, Fransızlara AB Anayasası'na 'Hayır' dedirten nedenlerin başında değil, sonunda.
Peki geriye ne kalıyor? Fransa'daki cumhurbaşkanlığı çekişmesi. Halihazırda Chirac'ın en güçlü halef adayı sayılan Sarkozy, Türkiye'nin AB üyeliğine kesin ve açık biçimde karşı çıkıyor. Villepin, başbakan olduktan sonra, birçok kişiyi şaşırtarak, popülaritesini bir hayli yükseltti. Güvenilir politikacı sıralamasında Sarkozy ile arasındaki puan farkı 12'den 1'e kadar indi ve Chirac'ın muhtemel haleflerinden biri haline geldi. Anlaşılan o ki Villepin, Fransa kamuoyunda hayli puan getiren Türkiye karşıtlığında Sarkozy'den aşağı kalmak istemiyor. GSMH'nın yüzde 3'ünü zorlayan bütçe açığını, yüzde 10'un üstünde seyreden işsizlik oranını, yerlerde sürünen büyüme hızını savunacak değil ya...
Ancak dediğim gibi durum, Villepin'in oportünizmiyle açıklanabilecek basitlikte değil. Fransa kamuoyu ve siyaset erbabı, Türkiye konusunda hemfikir. Eurobarometre'nin son araştırmasında Türkiye'nin AB üyeliğine en yüksek 'Hayır' oranı Fransa'da çıktı. Siyasiler bu tabloyu görmezden gelemez.
Financial Times dünkü başyazısında Fransa'nın çıkışının, Türkiye'deki AB karşıtı cephe üzerinde yapacağı etkiye dikkat çekiyordu. Asıl mesele bu değil. Asıl mesele söz konusu çıkışın Türkiye'deki AB yanlısı cepheyi nasıl etkileyeceği. Çünkü Fransa'nın yaptığı bir yanıyla AB kararlarının güvenilirliğini sarsmak olmuştur. AB kararları, Türkiye'deki AB karşıtı cephe için zaten hiçbir zaman güvenilir olmamıştır, ama AB yanlıları için esastır. Bu cephenin önde gelenlerinden bir akademisyen, Villepin'in çıkışı için, 'Rezalet' diyordu önceki gün telefonda ve ekliyordu, "Bu Türkiye için diplomatik açıdan bir 'casus belli'dir (savaş nedeni)."