Bush'un ayak izleri

Polonya'dan Katar'a Bush'u izleyen, yeni Avrupa, yeni Ortadoğu ve yeni dünyayı görebilir.

Bush'un geçen cumartesi Polonya'dan başlayıp dün Katar'da noktaladığı ziyaret sırasında arkada bıraktığı ayak izlerini takip edin; yeni Avrupa'nın, yeni Ortadoğu'nun, dolayısıyla yeni dünyanın ipuçlarını bulacaksınız. İlk bakışta fazla iddialı gelebilir, ama uzun vadeli ve kapsamlı, yani stratejik yansımaları açısından 1'inci Dünya Savaşı'ndan sonra Wilson'ın 'eski dünya'ya yaptığı ziyaret ne idiyse 2'nci Irak Savaşı'ndan sonra Bush'un Avrupa ve Ortadoğu'ya yaptığı ziyaret de o olacak gibi görünüyor. Dünya yeniden kuruluyor.
Özellikle Türkiye'nin dümenini elinde bulunduranların Bush'un Krakow'dan Doha'ya uzanan duraklarda yaptığı konuşmaları beğenseler de beğenmeseler de satır satır okumalarında, hazmetmelerinde ve gerekli sonuçları çıkarmalarında yararın ötesinde, zorunluluk var. Hem kendi iktidarlarının akıbeti, hem Türkiye'nin ulusal çıkarları için. Tabii -güncel tartışmaya göndermede bulunarak söyleyecek olursam- kendilerini üçüncü dünyalılığa mahkûm etmek istemiyorlarsa.
Bush, anlamlı bir geziyle başladı ziyaretine; Aushwitz'e gitti ilk olarak. 11 Eylül sonrasına gönderme yaparak 'kötülüğe karşı uyanık olmanın' öneminin altını çizdi ABD lideri. Bu yalnızca daha ayağının tozuyla 'eski Avrupa'nın damarına basmak anlamını taşımıyordu, aynı zamanda ziyaretin ikinci ayağında, Ortadoğu'da barış için mutlaka ve mutlaka işbirliğine gereksinim duyduğu İsrail'e yönelik bir jestti.
İlk durak olarak Polonya'nın seçilmesi de rastlantı değildi. Polonya, ABD'nin bugün tam da görmek istediği 'yeni Avrupa'nın en güçlü ve en dinamik temsilcisi. Dolayısıyla ABD'nin yeni gözdesi. Nasıl olmasın? Sovyet zincirinin kırılan ilk halkası olmakla kalmayıp kısa bir bocalama döneminden sonra Batı'dan yana stratejik bir tercih yaparak önce NATO'ya girdiler. Şimdi de AB'ye girmek üzereler. Avrupa'da önce Sovyet, sonra Rus nüfuzunun geriletilmesinde başrol oynadılar. Tüm bu süreci ABD'yle işbirliği içinde ve giderek ABD'ye yakınlaşarak gerçekleştirdiler. Şu anda denebilir ki Polonyalılar Avrupalı oldukları kadar, belki daha fazla Amerikalılar. Polonyalı aydın Adam Michnik, geçenlerde şöyle diyordu:
"Bugün dünyada en Amerikancı millet Polonyalılar, hatta diyebilirim ki Amerikalılardan bile daha Amerikancı Polonyalılar."
Nitekim 11 Eylül'den sonra ABD açısından Polonya'nın bir de 'katma değer'i ortaya çıktı. Lehler başından itibaren kendilerini ABD'nin yanında konumlandırdı. Risk de aldılar. Üstelik yalnıza Afganistan'da değil, Irak'ta da. Hem de ABD'nin AB içindeki Truva atı diye damgalanacak, eşiğinde bulundukları AB'nin ağır topu Chirac'tan azar işitecek kadar.
Bush ziyaretin 'açılış salvosu' sayılabilecek Krakow konuşmasında hem Polonya'nın hakkını veriyor hem de adeta Chirac'a yanıt yetiştiriyordu:
"Afganistan ve Irak savaşlarında Polonya birlikleri cesur ve onurlu bir mücadele verdi. Amerika ihtiyaç duyduğunda Polonya'yı yanında bulduğunu hiçbir zaman unutmayacak. Bu ülke hem AB'nin iyi bir yurttaşı hem de ABD'nin iyi bir dostudur. Ve bu iki durum arasında bir çelişki söz konusu değildir. (Çağrışım yapıyor mu? E.G.) NATO üyesi olmak için az uğraş vermediniz. İşgallerle, tiranlıkla, cesur isyanlarla dolu onca yolu ABD ile AB arasında bir seçim yapmanız gerektiğini işitmek için gelmediniz."
Klasik deyişle ABD-Polonya ilişkilerinin ilerleyeceğinden de kuşkunuz olmasın. Söyle diyordu Bush: "Uzun vadede bu ortaklığı mümkün mertebe genişleteceğiz."
Evet, gayet açık. Polonya ABD için 'ikinci Britanya' oluyor. Polonya'nın kalıbı buna uygun, kalıbının ülkesi olduğunu da ortaya koydu. ABD 2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra Britanya'yla temelini attığı 'özel ilişki'nin bir benzerini şimdi Polonya'yla kuruyor. Bush'un yedi günlük gezisinin ilk durağından çıkarılabilecek ilk ders bu. Zaten yeni Irak'ın üç bölgesinden birinin, güneyinin Polonyalılara teslim edilmesi bile başlı başına bu 'özel ilişki'nin geldiği noktayı göstermeye yeter.
Daha Krakow'dan St. Petersburg'a bile gelemedim... Bush'un ayak izlerini takip etmeyi sürdüreceğim