Cezalandır, görmezden gel, bağışla

2'nci Irak Savaşı'nın ardından ABD'nin bir numaralı ulusal güvenlik diplomatı Rice, Washington'a muhalefetin başını çekmiş üç ülkeye karşı...

2'nci Irak Savaşı'nın ardından ABD'nin bir numaralı ulusal güvenlik diplomatı Rice, Washington'a muhalefetin başını çekmiş üç ülkeye karşı izleyecekleri politikayı şu formülle ifade etmişti: Fransa'yı cezalandırmak, Almanya'yı görmezden gelmek, Rusya'yı bağışlamak. Tutar mı tutmaz mı zaman ve koşullar gösterecek ama Bush'un yedi günlük turu boyunca formülün uygulamaya konduğu dünya âleme ilan edildi adeta.
Rusya'yla başlayalım. Bush'un Krakow'dan sonra ikinci durağı St. Petersburg'du. Malum, Rusya 11 Eylül'den sonra Afganistan Savaşı'nda ABD'yle işbirliğinden kaçınmadı. Özellikle de lojistik açıdan. ABD'nin, 'arka bahçe'sine adım atmasına, hatta çöreklenmesine ne ses ne
de zorluk çıkardı. Washington'ın kararlılığı karşısında Putin'in başka şansı da yoktu doğrusunu isterseniz.
Gelgelelim ABD namluyu Irak'a çevirince Moskova muhalefet cephesine geçti. Ama ne Schröder'inki gibi ideolojik ne de Chirac'ınki gibi stratejik temelli bir muhalefetti bu. Daha ziyade Saddam rejimiyle ekonomik hesaplardan kaynaklanan pragmatik bir tavırdı Putin'inki. Onca yıllık deneyimden sonra Ruslar ABD'nin ne zaman blöf yaptığını ne zaman yapmadığını herkesten daha iyi tartabilecek olgunluktaydı ne de olsa. Üstelik Moskova, daha çok 'eski Avrupa'nın, Fransa ile Almanya'nın başını çektiği blokun arkasından yürüttü ABD'ye muhalefetini. Dozunu kaçırmadı, tadında bıraktı...
Çünkü Rusya her şeyden önce halihazırda dört dörtlük değilse de en değerli malvarlığı sayılan istikrarını (hem siyasi hem ekonomik) koruyabilmesi için ABD'yi kategorik olarak karşısına almaktan kaçınmak zorunda. Kaldı ki Putin şunu gayet iyi biliyor ki Çeçenya sorununu uluslararası İslamcı terörle mücadele bağlamına oturtmasının, bu yaklaşım ABD tarafından paylaşılmadıkça (AB zaten paylaşmıyor) hiçbir kıymeti harbiyesi yok. ABD Çeçenleri doğrudan karşısına almaktan kaçınsa da üç aşağı beş yukarı oyunu Rusların istediği gibi oynadı şimdiye kadar. Bu açıdan Washington'la taktik, hatta gerektiğinde stratejik işbirliği Moskova için bir zorunluluk.
Nitekim ABD Irak'a girdikten sonra Putin, Amerikan askerlerine başarılar dilemekten çekinmediği gibi (TBMM'yi ikinci tezkereyi reddettiği için kutlayan da kendisiydi) savaşın ardından yaptırımların kaldırılması konusunda da -bazı ekonomik avantajlarını kaybetme pahasına fazla ayak sürmedi. Son olarak tam da ziyareti öncesinde Putin bir jest daha yaptı Bush'a: İki liderin geçen yıl imzaladığı, ancak Duma'nın onaylamakta direndiği nükleer silah indirimi anlaşması Duma'dan geçiverdi.
Rusya'nın bağışlanmasının başka nedenleri de var. Bir kere her ne kadar dönemimiz terörizmle mücadele dönemi olsa da uzun vadede yıldızı yükselen Çin'e karşı güçlü ve istikrarlı bir Rusya her zaman ABD'nin işine gelir. Kaldı ki kısa ve orta vadede, terörizmle mücadele ve daha önemlisi kitle imha silahlarının yayılmasını önlemede Moskova'yı yanına almak Washington'ın elini daha da güçlendirir.
Nitekim ikili zirvenin ardından Putin, Tahran'ın nükleer planlarına ilişkin olarak Rusya ve ABD'nin sanılanın aksine birbirine çok yakın politikalar izlediğini, İran'ın nükleer silahlar elde etmesini istemediklerini, bu yolda üzerlerine düşeni yapacaklarını vurguladı. Rus lider sonraki G8 zirvesinde de bu konuda İran'a yönelik uluslararası baskı süreci başlatılmasına itiraz etmedi.
Bundan sonraki seyri Rusya'nın performansı belirleyecekse de ilişkilerin kötüleşmeyeceği kesin görünüyor. Bush hem sözleriyle hem vücut diliyle bunu açıkça ortaya koydu.
Velhasıl Putin gerek savaş öncesi gerek savaş sonrası pragmatik tavrıyla savaşı ABD nezinde ufak tefek yaralarla atlatmayı başardı ve görünen o ki bağışlandı.
Fransa ile Almanya için aynı saptamayı yapmak zor. Bir sonraki yazıya...