'Cilalı imaj devri' bitti

Yasama erkinin 7 Ekim tarihli kararı, yürütme erkince henüz uygulamaya konmadığı için tamamına ermiş sayılmaz.

Yasama erkinin 7 Ekim tarihli kararı, yürütme erkince henüz uygulamaya konmadığı için tamamına ermiş sayılmaz. O yüzden asıl karar anı daha gelmedi. Dolayısıyla söz konusu karar, Türkiye'nin dış politikası ile bölgesel ve uluslararası konumu açısından bir dönüm noktasına doğru ilerlendiğini gösteriyor. Henüz dönüm noktasında değiliz.
İhtiyat payı bırakmakla birlikte kararın kuvveden fiile geçebilmesinin önünde pek bir engel görünmediğinin de farkındayım. Bu açıdan bakıldığında TBMM'nin kararı jeopolitik teraziye konduğunda ancak ve ancak Türkiye'nin Kore'ye asker gönderme ya da Kıbrıs'a müdahale kararıyla aynı kefeye konabilecek ağırlıkta. Ankara ilk kararıyla NATO'ya demir atmıştı. İkinci kararıyla ise BM ve daha da önemlisi AB ile arasına duvar ördü. Üçüncü kararın neler getireceğini zaman gösterecek.
Herhalde şu an itibarıyla üzerinde durulması gereken nokta, kararın oluşum süreci ve alındığı bölgesel ve uluslararası ortam.
Bir kere 7 Ekim tarihli kararı, yine TBMM'nin 1 Mart tarihli kararından bağımsız ele almak mümkün görünmüyor. Bu köşeyi okuyanlar, benim 1 Mart tarihli kararı stratejik hata olarak değerlendirdiğimi bilir. O günkü koşullarda, dış politikada karar alma sürecinin olmazsa olmaz iki kılavuzu realpolitik ve pragmatizm Türkiye'nin ulusal çıkarları gereği ABD'ye
'Evet' denmesini gerektiriyordu. Bugün bulunduğumuz noktadan baktığımda da 1 Mart tarihli kararın Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından hâlâ bir stratejik hata olduğunu düşünüyorum. Geçen günlerde gazetelerde dizi dizi yayımlanan o günlerin perde arkasına ilişkin yazılar bu fikrimi pekiştirdi.
O gün itibarıyla Ankara'dan istenen lojistik destekle sınırlıydı. Türkiye yanıbaşındaki bir diktatörlüğün devrilmesi için bir numaralı müttefikine topraklarından geçiş hakkı verecekti. Siyasi, ekonomik ve askeri kazanımları da cabası olacaktı.
Gelgelelim idelojik, hukuki ve vicdani etkenler öne geçince bazı siyasi-askeri zaaflar ve içtüzüğün cilvesiyle TBMM yanlış seçeneği işaretledi ve karar 'Hayır' olarak tezahür etti.
Peki 7 Ekim'de ne oldu da karar milli irade bu kez 'Evet' olarak tecelli etti. 'Savaş'a hayır diye kalkan eller nasıl oldu da 'işgal'e evet diye parmak gösterdi? Şunu kabul edelim, daha doğrusu etsinler: 1 Mart'ta
'Hayır' diyen hiçbir AKP milletvekilinin, 7 Ekim'de 'Evet' demesini aynı hukuki, ideolojik ve vicdani gerekçelerle açıklaması mümkün değil. Irak'taki durum 1 Mart öncesinde uluslararası hukuka ne kadar aykırı idiyse şimdi de o kadar aykırı. Iraklılar 1 Mart öncesinde ne kadar Müslüman, ne kadar kardeş idiyse şimdi de o kadar Müslüman ve kardeş. Irak'ta savaşta masum insanlar ölecek idiyse işgalde de ölüyor. Hem de daha fazla.
Dolayısıyla olan şu: Meclis kendi kendini 'tashih' etti. Siyasi irade milli iradeye galebe çaldı. İşin acı yanı o ki bu tashih, hangi açıdan bakarsanız bakın o yanlıştan çok daha pahalıya patlayabilir; topraklarını kullandırmakla 10 bin askerini ateşin tam da ortasına atmak arasında yapılan yanlış tercihin bedeli ağır gelebilir Türkiye'ye. Spekülasyona girdiğinin farkında olarak yazıyorum: Türkiye 1 Mart'ta 'Evet' deseydi, şimdi Irak'ta son derece tehlikeli ve sonu görünmez bir maceraya atılmak zorunda kalmayabilirdi. En azından Irak'a giriş koşullarını belirleme, dolayısıyla da risklerini asgariye indirme pazarlığında çok daha geniş bir manevra alanına sahip olabilirdi. PKK'yı hortlatmak zorunda kalmaz (Osman Öcalan 'Türk askerine karşı değiliz' derken) ya da Irak'ın istikrarına katkı gibi kıymeti kendinden menkul bahaneler uydurmaya gerek duymazdı (Iraklı liderler, komşu ülkeler ve birçok uluslararası gözlemci 'Türk askeri Irak'ı iyice karıştırır' derken). Artık böyle bir şansı yok.
Türkiye 1 Mart'ta zaaflarını ve içtüzük cilvesini 'milli iradenin demokratik tecellisi' olarak pazarlamayı başardı. Uluslararası iklim de işin özünden ziyade imajına prim vermeye müsaitti. 1 Mart kararı imajdı, 7 Ekim kararı işin özü. Türkiye için Irak'ta 'cilalı imaj devri' sona erdi.