Denktaş hariç herkes kaybetti

<arabaslik>Annan'ın prestiji</arabaslik></br>Annan prestijini, AB birleşik Kıbrıs'a imza attırma şansını, ABD Doğu Akdeniz'de istikrar fırsatını, Yunanistan Türkiye'yle ilişkilerini normalleştirme, Rumlar askeri tehditten kurtulma imkânını yitirdi. </br><arabaslik>AB üyeliği şansı</arabaslik></br>Kıbrıslı Türkler AB'li olma şansını, Türkiye de aynı yoldaki en önemli engellerinden birini aşma imkânını kaybetti. Kazananlar: Denktaş ve sivil-asker-siyasi Kıbrısçılar...

Olmadı, olmadı, olmadı. Kıbrıs sorunu bir çözüm planını daha yuttu, bir BM genel sekreterini daha eskitti. 'Son son şans' olarak nitelenen Lahey zirvesinden de sonuç çıkmayınca Annan havlu attı. 'Annan Planı' hâlâ masada, ama artık sahibi yok. Bunca çabaya direnen tarafların BM olmadan kendi başlarına anlaşmaya varabilmesi için herhalde mucize lazım.
Annan, Aralık 1999'da el attığı Kıbrıs sorununda çözüm için üç yıl uğraştıktan ve tarafların bir anlaşmaya varamadıklarını gördükten sonra kendi planını ortaya koymuş, liderler bu plana da karşı çıkınca o zaman planı referanduma götürmelerini istemişti. Aslında önceki gün iki lideri referandum konusundaki kararlarını öğrenmek için çağırmıştı Lahey'e
Annan. Ancak Lefkoşa'daki hesap Lahey'e uymadı ve Barış Sarayı'nda müzakere gereği doğdu. Normalde 16.30'da sona ermesi planlanan zirve, gece 22.00'de adeta yeniden başladı. Ancak hiçbir ilerleme yoktu.
Tıkanıklığı aşabilmek için Annan yeni bir takvim koydu ortaya: 28 Mart'a kadar görüşmeleri sürdürün, 6 Nisan'da da referanduma gidin. Malum, normalde görüşmeler 28 Şubat'ta bitmiş olmalı, 30 Mart'ta da referandum yapılmalıydı. Bu formül de işe yaramadı. Çünkü taraflar temel konularda anlaşamıyordu. Denktaş egemenlik ve toprak-mülkiyet-yerleşim konularındaki itirazlarından vazgeçmiyor, Papadopulos da Türklere siyasal alanda haddinden fazla hak tanınmasını, Rumların kuzeye dönüşlerinin sınırlandırılmasını, Türkiye'ye güvenlik konusunda fazla söz verilmesini eleştiriyordu. Ancak arada bir fark vardı: Rum tarafı itirazlarına karşın planı istemeyerek de olsa referanduma götürmeye hazırdı. Oysa Türk tarafı şiddetle karşı çıkıyordu planı bu haliyle halkoyuna sunmaya.
Denktaş zaten başından beri 'Annan Planı'na karşıydı. Görüşme öncesinde de son dakikaya kadar itirazlarını dile getirmeyi sürdürdü. Zaten geçen hafta Ankara'da yapılan zirvede de Türkiye'nin tam desteğini almıştı. Kafasını tek kurcalayan konu, yani Türkiye'nin yeni başbakanı Erdoğan'la arasındaki görüş ayrılığı da belli ki son dakikada hallolmuştu. Erdoğan, görüşmeye bir gün kala, önceki gün Radikal'de yayımlanan demecinde Annan tarafından kandırıldığını söylüyordu. AKP liderinin çözüm niyetinin, niyetten öteye gitmediği, gitmeyeceği de böylece anlaşılıyordu. Denktaş'ı artık kimse tutamazdı zaten. Nitekim öyle oldu. Ülkesinde olup bitenler, halkının beklentileri, sivil toplumun talepleri, muhalefet partilerinin eleştirileri zaten hiçbir zaman pek umrunda olmamıştı.
Rum tarafının hesabı farklıydı. Onlar için başından beri 'Annan Planı'nın takviminden daha önemli bir takvim vardı: AB'ye üyelik takvimi. Ve o takvim tıkır tıkır işliyordu. Atina'yla eşgüdüm içerisinde AB üyeliği uğruna başından beri olduğu gibi Lahey'de de 'iyi çocuk' rolünü başarıyla oynadılar.
Gece yarısı geçip salının ilk saatlerine varıldığında işin rengi belli oldu. Papadopulos görüşme odasından çıkıp gazetecilere anlaşmaya varılamadığını söyledi. Nitekim şafak sökerken önce
De Soto aracılığıyla Annan, sonra da Denktaş Rum lideri doğruladı. Papadopulos Denktaş'a, Denktaş Annan'a çattı. Annan ise kaçan fırsata yanıyordu. Ancak BM genel sekreteri çözümsüzlüğün faturasını Rum tarafından ziyade Türk tarafına, Denktaş'a kesiyordu. Bush, Ankara'yı arayıp Annan Planı'na destek bildirdiğinde ise artık çok geçti.
Annan mağlubiyetini ilan ettiği dünkü açıklamasında, Kıbrıs'ta çözüm isteyen iki halktan umudunu kesmediğini söylüyor, "Gözlerinde barış ve yeniden birleşme özlemini görüyorum" diyordu.
Ben de Lahey'den Kuzey Kıbrıs'ın üstüne iyice çöken umutsuzluk bulutlarını görebiliyorum. Bu bulutlar Kopenhag sonrasında toplanmaya başlamıştı. Umutsuzluğun, Aralık 1999'dan beri olduğu gibi öfke olarak sokağa taşacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
Evet Lahey'de herkes kaybetti. Rumlar kısa sürede kazançlı görünebilir. Yunanistan da Kıbrıs'ı öyle ya da böyle AB üyesi yaparak ulusal hedeflerinden birine ulaşmış olabilir. Ancak hasım bir Türkiye orta ve uzun vadede iki ülkenin de işine gelmez.
Evet herkes kaybetti. Annan prestijini, AB yeniden birleşmiş bir Kıbrıs'a imza attırma şansını, ABD Doğu Akdeniz'e istikrar getirme fırsatını, Yunanistan Ege sorunlarını da çözüp Türkiye'yle ilişkilerini normalleştirme imkânını, Rumlar da Türk askeri varlığından kurtulma olanağını kaybetti. Ama en acısı Kıbrıslı Türkler, AB üyesi bir ülkenin yurttaşı olup dünyayla yeniden bütünleşme şansını kaçırdı. Türkiye de AB'ye üyelik sürecindeki en önemli engellerden birini geride bırakma imkânını...
Peki hiç mi kazanan yok: Var: Denktaş ve Denktaş'ı destekleyen sivil-asker-siyasi Kıbrısçılar. Denktaş bir anlamda Helsinki'nin öcünü aldı. Kıbrıs'a üyelik, Türkiye'ye adaylık kapısının açıldığı Aralık 1999 Helsinki zirvesinin tek mağlubuydu Denktaş, Lahey'den ise tek galip olarak dönüyor. Kıbrıslı Türklerin geleceğini, Türkiye'nin de AB ufkunu karartarak -Kıbrısçıların desteği, AKP'nin seyirciliğiyle-Tebrikler.
Düşünsenize, AB adayı bir ülke, yani Türkiye, yakında AB üyesi bir ülkeyi, yani Kıbrıs'ı tanımayan bir ülke konumuna düşecek. O ülkenin topraklarında BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı biçimde 40 bin kişilik bir askeri güç bulunduracak olması da cabası.
16 Nisan'da 2003 model Birleşik Kıbrıs Devleti değil 1960 model Kıbrıs Cumhuriyeti AB'ye imza atacak.
İsviçre, Belçika modeli geride kaldı.
Artık Kuzey Kıbrıs'ın Doğu Almanyalaşma süreci başlıyor. Sanmıyorum ama
umarım yanılıyorumdur.
İzleyin, bugünden itibaren Kuzey Kıbrıs'ta olacakları izleyin