Derviş'in gidişi

Derviş'in UNDP Başkanlığı'na getirilmesi Türkiye'de sevinç ve gurura vesile oldu. Kendisine tebrikler gönderildi, başarılar dilendi. Hatta tek tük bu seçimden Türkiye'ye pay çıkaranlara bile rastlandı.

Derviş'in UNDP Başkanlığı'na getirilmesi Türkiye'de sevinç ve gurura vesile oldu. Kendisine tebrikler gönderildi, başarılar dilendi. Hatta tek tük bu seçimden Türkiye'ye pay çıkaranlara bile rastlandı. Oysa Derviş'in tercih edilmesiyle Türkiye arasında bir bağlantı varsa Derviş'in Türkiye'de ekonomiden sorumlu bakan olarak yaptıklarıdır, başka bir şey değil. Her neyse, üzerinde durmak istediğim bu değil, şu: Derviş için muhtemelen son derece sevindirici ve gurur verici olmakla birlikte kendi adıma BM'nin tercihini Türkiye adına sevinilecek ya da gurur duyulacak bir karar olarak göremiyorum.
Derviş'in adı UNDP Başkanlığı için geçmeye başladığı günden beri, kafamda bazı sorulara yanıt arıyorum: Türkiye acaba Derviş'ten yeterince yararlanabildi mi? Yaptıkları tam olarak anlaşılabildi mi? Derviş Türkiye'de niye tutunamadı? Derviş'in Türkiye'de tutunamaması neye delalet ediyor?
Derviş Türkiye'ye bir ekonomik kriz döneminde geldi. Bugün ekonomiye nesnel bakabilen hemen herkesin hemfikir olduğu üzere Derviş uyguladığı programla krizin atlatılmasında ve Türk ekonomisinin yeniden düze çıkarılmasında başrolü oynadı. Krizin durumsal etkilerini hafifletmeyi başardığı gibi yapısal bazı reformlara da imza atmak suretiyle mali kurumların özerkliğini artırıp siyasi müdahale ve yönlendirmelerin önünü keserek ekonominin kırılganlığını azalttı. Yine nesnel olarak bakıldığında bugün gelinen noktada Derviş'in payını yadsımak mümkün değil.
Böyle bakıldığında Derviş'in Türkiye'deki öncelikli görevini yerine getirdiği söylenebilir.
Gelgelelim hem popülizmi dışlayan ekonomi politikaları, hem de giderek belli ettiği siyasete dahil olma niyetinden ötürü Derviş'e yönelik apati (Derviş'in bir başka gezegenden gelmişe benzeyen söylemi ve yaklaşımının yanı sıra siyaset erbabının kendisine mecbur olmasının da etkisi vardı bunda) giderek antipatiye dönüştü. Bizzat Ecevit, Derviş'i Türkiye'ye davet etme kararını 'siyasi hayatının en hatalı kararı' olarak niteledi. Süreç boyunca MHP'nin Derviş'e ilişkin hissiyatını kendisiyle aynı hükümette görev almış bir bakan gayet veciz biçimde dile getirdi: "Üzerine yürüyüp dövmek istedim." En sonunda dahil olduğu CHP'nin ise Derviş'i yararlanmak için değil, başkaları yararlanmasın diye buyur ettiği çok geçmeden anlaşıldı.
Ekonomideki performansı bir yana, Derviş'in asıl anlaşılamadığı nokta, başından itibaren solu bölmeyi değil, birleştirip büyütmeyi amaçlamasıydı.
Nihai kararını CHP'den yana kullanmış olması da bu birleştirici işlevi DSP'nin, hele hele YTP'nin kesinlikle yerine getiremeyeceğini anlamasıydı. Nitekim seçim sonuçları Derviş'i haklı çıkardı. Bugün hâlâ, Derviş'in YTP'yle yola devam etmemiş olmasına hayıflananlar, sonunda Cem'in de gelip CHP'ye girdiğini unutuyor herhalde. YTP bir çıkmaz sokaktı, bunu herkesten önce Derviş gördü, hırsıyla değil aklıyla hareket ettiği için.
Siyaset Türkiye'de biraz da ego işi maalesef. Derviş'in Türkiye'nin siyaset çarkınca bir çırpıda öğütülmesinin başlıca nedeni siyasi egosunun olmamasıydı. Ve asıl talihsizliği de nihai tercihini, siyasi egosu en şişkin liderin partisinden yana kullanmış olmasıydı.
Öyle ya da böyle Derviş'in Türkiye'de tutunamamış olması, her şeyden önce, Türkiye'de gerçek anlamda liberal bir partinin bulunmamasına delalet ediyor. Ne tuhaf, şöyle bir düşündüğünüzde, Türkiye'nin siyasi tarihinde zaman içinde komünistinden köktendincisine kadar her tür parti var da, başından sonuna kadar, teoride ve pratikte bütünüyle liberallik iddiasında olmuş bir parti yok. Özal dönemindeki ANAP örneğinde kısmen liberal politikalar izlemiş bir partiden bahsedilebilir. Ama liberallik bir bütündür, ekonomide serbest piyasacı olup siyasette yasakçı olursanız liberal olamazsınız.
Bana öyle geliyor ki Derviş Türkiye'de ancak gerçek anlamda liberal bir partide 'yaşam alanı' bulabilirdi. Derviş'in kendisini sosyal demokrat olarak görmesi hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü Derviş'in çok daha iyi bildiği gibi, liberalizm denince akıllarına vahşi kapitalizm ve emperyalizmden başka bir şey gelmeyenlerin sandığının aksine, günümüzün birey odaklı liberalizm anlayışı, sosyal devlet olgusunu dışlamıyor. Ve tabii liberal olmadan da demokrat olunamıyor.
Derviş, CHP'den umudunu kestikten sonra kendine misyon olarak Türkiye'nin AB perspektifini güçlendirmeyi seçmişti. Bir siyasetçiden ziyade, bir sivil toplum aktivisti gibi çalıştı. Hiç kuşku yok ki bu alanda da Türkiye Derviş'ten çok daha fazla ölçüde yararlanabilirdi. Başmüzakereci olarak adı geçtiğinde bir heyecan da yarattı. Ancak çok geçmeden anlaşıldı ki 'muhafazakâr demokrat' iktidar da bu konuda demokrattan ziyade muhafazakârdı. Oysa böylesi bir seçim Derviş'in tanınmışlığı ve saygınlığı göz önünde bulundurulduğunda AB nezdinde Ankara'nın elini güçlendirir, hem de Türkiye'nin siyasi olgunlaşmasında bir kilometretaşı olabilirdi. Ama olmadı. Olsaydı, ancak o zaman oturup hep birlikte Türkiye adına hakkıyla gurur duyabilirdik... Şimdiki gurur sadece Derviş'e ait, kimse kendine yontmasın...