Ege'de bir şeyler oluyor

Türk-Yunan ilişkileri 50 yıldır aynı ipoteklerin altında: Kıbrıs ve Ege.

Türk-Yunan ilişkileri 50 yıldır aynı ipoteklerin altında: Kıbrıs ve Ege. Atina ile Ankara her iki soruna da ortak bir tanım getiremediği için ortak bir çözüm de bulamadı bugüne kadar.
Yunan hükümetlerine göre her iki sorun da temelde hukukiydi, dolayısıyla da çözüm uluslararası anlaşmaların kılavuzluğunda, mahkemelerde aranmalıydı. Türk hükümetlerine göre ise her iki sorun da siyasiydi, dolayısıyla da çözüm fiili durum dikkate alınarak, diyalogda aranmalıydı.
Derken devreye AB girdi. Ama ondan önce Yunanistan'da kaydadeğer bir süreç yaşandı: Bir zihniyet değişimi. Özellikle Öcalan vakasından sora Simitis-Papandreu ikilisinin Yunan dış politikasının yularını sıkı sıkıya ele almasıyla Atina, ulusal çıkarlarının Türkiye'yle kutuplaşmada değil, yakınlaşmada olduğu sonucuna vardı. O noktadan itibaren Türkiye'nin içeride demokratikleşip dışarıda da rasyonelleşmesi için 'ince' bir siyaset tutturdu Yunan diplomasisi. Bu siyasetin yöntemi, Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde eskisi gibi bir 'sabotör' değil, 'katalizör' olunmasıydı.
Cem-Papandreu muhabbetinin ve 'deprem diplomasisi'nin de katkıda bulunduğu yakınlaşma ortamından yararlanan Avrupa Konseyi, Aralık 1999 tarihli Helsinki zirvesi sonucunda yayımladığı bildiride her iki konuda sözünü söyledi. Türkiye'nin AB'ye resmen aday ilan edildiği ve Kopenhag Siyasi Kıstası'nı yerine getirdiği takdirde üyelik görüşmelerine başlayabileceğinin belirtildiği bildiride söz konusu iki sorun için şu çıkış yolları gösteriliyordu:

  • Ege anlaşmazlıkları önce iki ülke arasında masaya yatırılacak, sonuç alınamazsa Uluslararası Adalet Divanı'nın hakemliğine başvurulacaktı. Gelinen durum 2004 sonunda gözden geçirilecekti.
  • Kıbrıs'ta tercih hâlâ 'Önce çözüm, sonra üyelik'ti.
    Ama artık çözüm, üyelik için bir önkoşul olmayacaktı.
    Ve tabii ki Türkiye'nin üyelik süreci, bu iki sorundan doğrudan etkilenecekti.
    AB'nin Kıbrıs'la ilgili formülü, soruna çare olamadı. Ege'yle ilgili formülünden de şu ana kadar bir sonuç çıkmadı. Ancak bu, her iki sorunda da çarelerin tükendiği anlamına gelmiyor. Kıbrıs'ta hâlâ çözüm şansı var. Bu, her şeyden önce AKP'nin çözüm için siyasi iradesini ortaya koyup koymayacağına bağlı. AKP açık tutumunu ortaya koymak için Kuzey Kıbrıs'ta yapılacak seçimlerin sonucunu bekliyor. Dolayısıyla Kıbrıs sorunu şu anda beklemede.
    Ege'de ise 2000 yılından itibaren bir şeyler pişirilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. İşe 'hafif' konulardan başlayan ve iyi kötü ilerleme sağlandığı herkesin malumu. Tam olarak bilinmeyen, diplomasi literatüründe
    'sıcak patates' diye bilinen, başta kıta sahanlığı olmak üzere yakıcı konularda ne olup bittiği. Son dönemde yapılan açıklamalar ve basına sızan bilgilerle, Atina ile Ankara arasında bu konularda gizli diplomasi yürütüldüğü ortaya çıktı. Bugüne kadar 30'a yakın görüşme yapıldığı belirtiliyor. Toplantıların içeriği ve gelinen nokta sır gibi saklanıyor. Gül'ün bu haftaki Atina ziyaretinin herhangi bir aydınlanma sağlayıp sağlamayacağı belli değil. Ancak özellikle Yunanistan'da bu ziyarete atfedilen önem ve aynı günlerde Powell'ın da Atina'ya beklenmesi, en azından gizli diplomaside belli bir yol kat edildiğine işaret ediyor. Daha önce hava koridoru konusunda sağlanan mutakabakat ve askeri tatbikatların karşılıklı ertelenmesi de hayra alamet.
    Ege'de Türkiye'nin AB yolunu açacak bir düzenlemenin Ankara tarafından hararetle arzulandığına kuşku yok. Ege anlaşmazlıklarının teknik içeriği nedeniyle askerin bilgisi dışında yürütülme olanağı pek bulunmadığı için olası bir uzlaşmanın askerin de onayını almış olacağı ortada.
    Atina'ya gelince Ege'de bir uzlaşma Simitis hükümeti için 2004 başındaki seçimler öncesinde bir doping olabilir. Tabii böyle bir uzlaşmanın muhalefet partisi tarafından seçim ortamında suiistimal edilme ihtimali de yok değil. Ancak 'doğudan gelen tehdidi' bertaraf edebilecek böyle
    bir sürece karşı eleştirel tutum almanın kamuoyunda ne kadar puan kazandıracağı da merak konusu.
    Bekleyelim görelim.