Eksen ABD, hedef AB

AB adayı bir ülkenin dış politikadaki temel eksenlerinden biri ABD'yle ilişkiler olabilir mi?

AB adayı bir ülkenin dış politikadaki temel eksenlerinden biri ABD'yle ilişkiler olabilir mi?
Özellikle de ekonomik, çevresel, hukuki anlaşmazlıklar bir yana, Irak savaşının dış politika bağlamında AB ile ABD arasında oluşturduğu çatlağın öylece durduğu bir dönemde...
Pekâlâ olabilir. İki ülkeyi düşünelim: Britanya ve Polonya. Biri eski,
diğeri çiçeği burnunda AB üyesi.
Ancak her ikisinin de dış politikadaki temel eksenlerinden biri hiç kuşku yok ki ABD'yle ilişkiler. Hatta bu iki ülke için ABD'yle ittifakın, AB üyeliğinden ağır bastığı bile söylenebilir. Irak'ta olduğu gibi.
Peki neden? Basit: Dış politika, ulusal çıkarlara göre belirlenir ve uygulanır. Britanya ve Polonya, Irak meselesinde, ulusal çıkarlarını Fransa ve Almanya'yla dayanışmada değil, ABD'yle ittifakta gördü ve tercihlerini savaştan, işgalden yana kulllandı.
Konu Irak'la sınırlı olmadığı gibi roller de değişebiliyor. İnsan haklarının, demokrasinin, barışçıllığın bayraktarlığını yapan Fransa bugün ABD ve Britanya'nın itirazına rağmen Çin'e silah satabilmek için yanıp tutuşuyor. Irak'taki yoldaşı Almanya'yla birlikte üstelik. O silahların Çin'de insan haklarına, demokrasiye ya da bölge ve dünya barışına ne gibi bir katkısı olabilir ki? Ama dedim ya mesele başka, mesele ulusal çıkarlar. Tam da bu yüzden, yani üye ülkelerin ulusal çıkarları her zaman bir çelişki olasılığını barındırdığı için bugün AB'nin ortak bir dış politikası yok ve belki de hiç olmayacak. Zamana ve meseleye göre Avrupa Birliği'nin birliği kalmayabiliyor, gelecekte de kalmayabilir.
Dolayısıyla Erdoğan'ın önceki gün bir yandan AB üyeliği hedefine bağlılığını bildirirken bir yandan da dış politikanın temel eksenlerinden biri olarak ABD'yle ilişkileri göstermesinde bir çelişki yok. Söz konusu hedef ve ilişkiler Türkiye'nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği sürece hem Türkiye'nin ABD'yle ilişkilerini sağlam tutup hem AB hedefine yürümesi, birbiriyle çelişen değil, tam tersine birbirini destekleyen süreçler. Hele hele, ABD'nin öteden beri başta AB üyeliği olmak üzere Türkiye'ye sağladığı destek ve Britanya ile Polonya örnekleri göz önünde bulundurulursa. Nitekim, Erdoğan'ın şu sözleri tam da bu ABD desteğinin hakkını vermeye yönelik: "Türk halkı, yarım asır boyunca dayanışma içinde olduğumuz ABD'nin, AB üyeliğimizden terörle mücadeleye, enerji güzergâhlarının belirlenmesine kadar birçok desteğini unutmadığı gibi bugün ve gelecekte de birbirimize ihtiyaç duyacağımızın bilincinde."
Bir de şu var: Irak meselesi Transatlantik ittifakı için hiç de hafife alınabilecek bir çatlak olmamakla birlikte, çaba ve zamanla sıvanamayacak bir çatlak değil.
Bu ittifak üç temele dayanır: Ortak çıkarlar, ortak değerler, ortak idealler. Irak meselesi, üç temeli de hayli sarstı, ancak yıkmadı. Birçok dünya meselesinde ittifak hâlâ sağlam. Son örneğini, Suriye birliklerinin Lübnan'dan çekilmesiyle sonuçlanan ABD-Fransa işbirliğinde hep birlikte gördük. Yöntem ve söylem farklılıkları bulunsa da İran, Kuzey Kore ve Filistin'de ABD ile AB aynı amaç için uğraşıyor. Hatta, Irak'ta işler yolunda gittikçe, tarihin bir cilvesi olarak, Irak'ta açılan çatlak yine Irak'ta sıvanabilir.
Söz konusu çabada Türkiye'ye de rol düşebilir. Bu açıdan Erdoğan'ın ABD'ye yönelik şu sözleri hem dikkat çekici hem de önümüzdeki dönemde izlenecek politikaya ilişkin ipuçları içeriyor: "Irak'ta toprak bütünlüğü içinde demokratik bir sistem oluşturulması yönündeki ortak hedef, iki ülkenin birbiriyle yakın eşgüdüm ve işbirliği içinde olmasını zorunlu kılıyor."
Erdoğan, söz konusu konuşmasıyla, 'yakın eşgüdüm ve işbirliği' açısından 'önemli' gördüğü 'sağlıklı bir diyaloğu' mümkün kılmak için bir kaydadeğer adım atmış bulunuyor. Karşılığının ve devamının gelmesi beklenir.