Erdoğan ilk mitingini Strasbourg'da yaptı

Erdoğan'ın sözleri Türkiye ile Avrupa arasındaki 'sivil diyalog'un giderek bir 'sağırlar diyaloğu'na dönüştüğünü gösterdi.

Başbakan Erdoğan dün Avrupa Parlamentosu’nda konuştu, ama salondaki dinleyicilerden çok, Türkiye’deki izleyicilere hitap etti. Hatta rahatlıkla denebilir ki Erdoğan, ilk seçim mitingini Strasbourg’da yaptı.
Klişe ifadeyle, özellikle soru-yanıt bölümünde, yer yer dalgasını da geçerek meydan okudu Başbakan.
Siyaseten kendince doğru yapmış olabilir Erdoğan. Ne de olsa Türkiye’de artık Avrupa’yla iyi geçinmek, uyum içinde bulunmak değil, kavga etmek, her fırsatta Avrupa’nın ‘ağzının payını vermek’ prim yapıyor.
Türkiye’deki seçim barajına illişkin eleştirel bir soru soran parlamentere yanıt verirken, araya sıkıştıramadan edemediği bir cümle var Erdoğan’ın: “Size soracak halimiz yok.” Yine Erdoğan’ın din özgürlüğüyle ilgili bir soruyu yanıtlarken kullandığı şu ifade: “Zannediyorum, arkadaşımız Fransız mı?” Ve ardından, özellikle azınlıklar açısından çoktan ‘kazanılmış haklar’ olması gereken birtakım hakları, bir ‘lütuf’ gibi sunması. Üstelik üstüne basa basa her türlü ‘milliyetçiliğe’ karşı olduklarını vurguladıktan sonra…
Bunlar ne yazık ki sadece ‘tribünlere oynamak’la, seçim öncesi şov yapmakla açıklanabilecek yaklaşımlar değil. Daha kötü: Çünkü aslında Türkiye ile Avrupa arasındaki ‘sivil diyaloğun’ geldiği noktayı da özetliyorlar Başbakan’ın ağzından: Türkiye ile Avrupa’nın nasıl farklı dillerden konuştuğunu gösteren bir ‘sağırlar diyaloğu.’ 

Başbakan yanlış biliyor
Burada bir parantez açıp Erdoğan’ın Avrupa’daki seçim barajlarına ilişkin yanlış bilgi sahibi olduğunu da belirteyim. Başbakan, “Şu anda Avrupa’da yüzde 8, yüzde 7 barajı da var, olabilir” dedi. Oysa söz konusu Avrupa Birliği’ne üye, üye adayı, hatta aday adayı ülkelerin hiçbirinde ama hiçbirinde yüzde 5’in üstünde seçim barajı yok. Bazılarında baraj bile yok!
Ancak Avrupalıların ne dediğinden, ne düşündüğünden, ne yaptığından çok daha önemli bir nokta var: Erdoğan ‘Strasbourg mitingi’nde Türkiye’yi, iddia ettiği gibi, ‘ileri demokrasi’ye taşıyacak bir lider görüntüsü çizmedi. Tam tersine… Özellikle de Türkiye’deki basın özgürlüğüne ilişkin soruları yanıtlarken.
En vahimi Erdoğan’ın, iki cümle önce yargı bağımsızlığına sahip çıkıp iki cümle sonra lafı basın özgürlüğüne getirerek o bağımsızlığı bizzat ayaklar altına almasıydı.
Aynen aktarıyorum:
“Şu anda Türkiye’de, tutuklu ve hükümlü olarak 26 gazeteci hapiste. Bu gazetecilerden hiç biri, gazetecilik faaliyetinden dolayı tutuklanmış değil. Bunların suç örgütleriyle nasıl ilinti halinde olduklarını göreceklerdir. Dolayısıyla bunu gördükleri zaman öyle zannediyorum ki size gelecek olan bilgiler çok daha farklı olacaktır.”
Dikkatinizi çekerim, hükümlüler bir yana, tutuklu, yani hükmü kesinleşmemiş gazetecilerden bahsediyor Erdoğan. 

‘Bomba’ benzetme
Başbakan bununla yetinmedi, lafı ‘İmamın Ordusu’ adlı basılmamış kitabından ötürü tutuklu bulunan gazeteci Ahmet Şık’a getirip çok daha vahimini yaptı:
“Az önce sorduğunuz kitapla ilgili (…) Bombayı kullanmak suçtur ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur. Diyelim ki bir yerde bombanın kullanılmasında ne varsa, fitilinden ta diğer maddelerine varıncaya kadar ne varsa bunun ihbarı gelmişse, güvenlik güçleri gidip bunları toplamaz mı, almaz mı? Çünkü bu da bir suç teşkil etmektedir. Gider onları alır (…) Bu, yürütmenin yapmış olduğu bir eylem değil, yargının almış olduğu bir karardır. Kusura bakmayın, yürütmeye bağımlı bir yargı yok. Bağımsız bir yargı var, bağımsız yargı da görevini yerine getiriyor. Olayın aslı budur.”
Erdoğan yanılıyor. Türkiye’nin Başbakanı, 2011’de, Avrupa’nın göbeğinde yaptığı bir konuşmada kitapla bombayı bir tutmuştur. Olayın aslı budur.

.