Fransa cezalı

Bush'un önceki hafta gerçekleştirdiği Avrupa-Ortadoğu turunu önemine binaen irdelemeyi sürdürüyorum. Önceki yazılarda geziden iki sonuç çıkarmıştım.

Bush'un önceki hafta gerçekleştirdiği Avrupa-Ortadoğu turunu önemine binaen irdelemeyi sürdürüyorum. Önceki yazılarda geziden iki sonuç çıkarmıştım. İlki Bush yönetimi nezdinde 'yeni Avrupa'nın temsilcisi Polonya ile ABD arasında 'özel bir ilişki'nin temelinin atıldığı; ikincisi de Washington'ın nükleer silahların yayılmasının önlenmesinde (özellikle İran'a karşı) destek ve işbirliğine gereksinim duyduğu Moskova'yı savaş karşıtı tutumuna karşın bağışladığıydı.
Üçüncü sonuç 'eski Avrupa'yla, özellikle Fransa ve Almanya ile ilgili.
Aslında Bush, ziyaretinin ilk durağı Krakow'da bu konuda söyleyeceklerinin çoğunu söyledi. Kalanı da Evian zirvesinde tamamlayıp vücut diliyle pekiştirdi.
"Zaman bölünme zamanı değil" diyordu Bush Krakow'da ve hem savaş öncesine hem savaş günlerine göndermede bulunarak ekliyordu: "Tartışmalara tanık olduk, bazıları yerindeydi, ama bazıları da bölücüydü." Bu sözleri ABD liderinin birkaç saat önce ziyaret ettiği Auschwitz'de dile getirdiği şu cümlelerle beraber değerlendirmek lazım: "Ölüm kampları bize dünyada kötülüğün hâlâ var olduğunu ve mutlaka mücadele edilmesi gerektiğini anımsatıyor. Eylül 2001'de olanlar Eylül 1939'da olanlar (Nazilerin Polonya'yı işgal ettiği tarih) kadar belirleyiciydi. Bu kıtaya iyilik adına her ne geldiyse dikenli tellerin ötesinde kötülüğe karşı başkaldırmaya hazır insanlar bulunduğu için geldi."
Hiç kuşku yok ki bu ifadeler Bush'un 'eski Avrupa'yla savaş sonrası hesaplaşmasını yansıtıyordu. ABD lideri bir anlamda Fransa ile Almanya'yı tarihten ders almayıp kötülüğe karşı savaşmamakla, hatta mücadeleyi baltalamakla eleştiriyordu. Dahası olup bitenleri unutmaya pek de niyetleri bulunmadığını açıkça ortaya koyuyordu Bush.
Tabii burada Fransa ile Almanya arasında da bir ayrım yapmak lazım. Almanya daha ziyade ideolojik bazda savaş karşıtıydı, ancak Fransa kendini stratejik bazda Amerikan karşıtı olarak konumlandırdı, en azından ABD nezdinde. Dolayısıyla başından beri Washington'ın da bu ayrımı yaptığını, güvenlik danışmanı Rice'ın meşhur formülü uyarınca Rusya'yı affederken Almanya'yı görmezden gelip Fransa'yı ise cezalandırmaya yöneldiğini de akılda tutmak lazım.
Gerilim Evian zirvesine de hâkimdi. ABD, Fransa'nın aksi yöndeki tüm çabalarına karşı terörizmle mücadele ve nükleer silahların yayılmasına önleme çabalarını zirvenin ağırlıklı gündem maddesi yapmayı başardı.
Bush'un ziyaretinin Avrupa ayağı, ABD ile özellikle Fransa arasında Irak savaşıyla ortaya çıkan güven bunalımının sanılandan da derin olduğunu ve ABD'nin bu bunalımı aşmanın yükünü tamanen Fransızlara bıraktığını gösterdi.
Bu, Amerikan yönetiminin tamamı tarafından kabul edilen bir politika. Şahinlerle güvercinler Fransa'nın cezalandırılması gerektiği konusuda hemfikir. Görüş ayrılığı 'nasıl' noktasında.
Sonuç olarak ABD liderinin biraz da zafer sarhoşluğu içinde 'eski Avrupa'ya zeytin dalı uzatacağını umanların eli boş kaldı. Evet Bush NATO ittifakına, Batı'nın bütünlüğüne bağlılık bildirdi ve evet Avrupa'nın bilgeliğinden yararlanmak istediklerini belirtti. Ancak koşullu olarak: Eğer Amerikan vizyonunu kabul ederlerse.
Ne var ki Chirac'ın Evian zirvesinden sonra ettiği şu sözler Paris'in en azından henüz ilişkileri yeniden rayına oturtma yükünün altından tek başına kalkabilmeye hazır olmadığını ortaya koyuyor: "Hiç kuşkum yok ki yıllardır savunduğum çokkutuplu dünya vizyonu birçok ülke tarafından paylaşılıyor." Chirac yayımladıkları G-8 bildirisinin İran ve Kuzey Kore'ye askeri müdahaleye yeşil ışık yaktığına ilişkin Amerikan kaynaklı yorumları 'fevkalade cüretkâr' bulduğunu söylemekten de geri durmadı.
Suların durulmasına -eğer bir gün durulacaksa tabii- daha epey var.