Hatanın telafisi zor

AKP, ABD'ye karşı Irak kozunu AB'ye karşı Kıbrıs kozunu oynadığı gibi oynamamalı. Yoksa telafisi zor olur.

Ankara-Washington hattında yaşananlar 'sıkı pazarlık' olmaktan çıkıp tam anlamıyla Anglosaksonların 'brinkmanship' dediği 'uçurum diplomasisi'ne dönüştü.
Durum garabet kesbediyor, çünkü 'uçurum diplomasisi' daha ziyade hasım güçler arasında yürütülür. Taraflar ya uçuruma atlayıp savaşı seçer ya da geri adım atıp barışta kalır, en azından bir sonraki gerginliğe kadar. İki seçeneği de denemiş Pakistan ile Hindistan müptelasıdır adeta 'uçurum diplomasisi'nin.
Gelgelelim bu kez 'uçurum'un kenarında iki müttefik güç ABD ile Türkiye var. Sıradışı bir durum. Gerçi ABD'nin kendi çıkarları gereği bir numaralı düşman ilan ettiği Irak'a karşı NATO müttefiki Türkiye'den destek istemesi ne kadar doğalsa, Türkiye'nin de yine kendi çıkarları gereği vereceği desteğin karşılığını almak ve ulusal çıkarlarını kollamak için çabalaması o kadar hakkı. Ancak gelinen nokta itibarıyla savaşa tutuşması değil elbette ama uçuruma yuvarlanması pekâlâ mümkün iki ülkenin.
Kim, nasıl, ne zaman yaralanır bilinmez ama şu bir gerçek ki her ikisi de öyle hafif yaralarla atlatamaz bu düşüşü. Uzun vadede kalıcı sakatlıklar da söz konusu olabilir üstelik.
Ne yazık ki 'yaralanma' özellikle Türkiye açısından geri adım atıp uçuruma yuvarlanmaması durumunda da söz konusu. Çünkü şu bir gerçek: Türkiye bu
savaşa girmese de bedel ödeyecek, girse de.
Mesele bir devlet olarak realpolitik açıdan kâr-zarar hesabını yapıp ona göre hareket edebilmekte.
Bu köşede aylar önce dile getirildiği gibi Ankara'nın er ya da geç böylesi zorlu bir noktaya geleceği belliydi. Kaldı ki önünde bir zorlu nokta daha var Türkiye'nin: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden Irak'a askeri müdahaleye onay veren bir karar çıkarılamazsa -ki şu an itibarıyla hayli yüksek bir olasılık olarak görülüyor bu- dolayısıyla ABD girişeceği savaşa uluslararası meşruiyet sağlayamazsa Ankara ne yapacak? Uluslararası hukuka mı bağlı kalacak yoksa realpolitikin gerekliliklerine mi?
Şu da bir gerçek: Ankara hangi yolu seçerse seçsin bugün de, o gün de siyasi bir karar verecek. Ne BM onay vermedi diye ABD'ye sırt çevirecek ne de BM onay verdi diye ABD'yle kol kola girecek.
AKP hükümetinin eşi görülmemiş zorlukta bir süreçte bulunduğuna kuşku yok. Yalnızca parti tabanının değil, neredeyse Türkiye kamuoyunun tamamının hassasiyeti ve kaygıları ile bir numaralı müttefiki ve uluslarararası destekçisi ülkenin beklentileri arasında sıkışıp kalmak kolay değil. Hükümetin İslami karakteri Hıristiyan bir ülkenin Müslüman bir ülkeye karşı girişilecek bir savaş bağlamında kendisini konumlandırmasını daha da zorlaşıyor. İşin bir başka boyutu Türkiye'nin bir de ABD ile AB, daha doğrusu ABD ile Fransız-Alman ikilisi arasında kalması. Ankara bir yandan ABD'nin baskısını göğüslemeye çalışırken bir yandan da Fransa'nın ABD'ye destek bildiren AB adayı ülkelere karşı nasıl şirretleşebildiğini not etmiştir herhalde.
Umarım AKP hükümeti savaş öncesi ABD'ye karşı Irak kartını, zirve öncesi AB'ye karşı Kıbrıs kartını oynadığı gibi oynamaz. Kıbrıs'ta Denktaş gibi 'koca' bir mazereti vardı. Dolayısıyla eli kolu tam anlamıyla serbest değildi. Ayrıca sonuçta AB'yle ilişkilerini fazla zora soktuğu da söylenemez. Dahası hâlâ hatasını telafi etme şansı var.
Ancak Irak bağlamında izleyeceği yanlış bir politikanın, yapacağı yanlış bir seçimin, alacağı yanlış bir kararın etkilerini böylesine kolaylıkla gideremeyebilir.