Hedefe gitmenin yolu

'Müzakere Çerçevesi' tam üyelik hedefine götürür mü? Yanıt çerçeve değil, Türkiye'nin müzakerelerdeki performansında.

Anlaşılan o ki Türkiye içindeki AB mücadelesi iki boyutta sürecek: İlki temel bir tercihi yansıtıyor: Türkiye AB'ye girsin mi, girmesin mi? İkincisi, temel tercihini AB üyeliğinden yana yapanlar arasındaki icraat, yaklaşım farkından kaynaklanıyor: AB'ye nasıl, ne pahasına girmeli?
Halihazırda ikinci boyuttaki tartışmaları körükleyen soru şu: 'Müzakere Çerçevesi' Türkiye'yi tam üyelik hedefine götürür mü; yoksa ucu açıklık, hazım kapasitesi ve kalıcı olarak uygulanabilecek kısıtlamalar gibi unsurlar ve Kıbrıs için öngördüğü açılımlarla Türkiye'yi tam üyelik
hedefinden saptırır mı? Yanıtı 'Müzakere Çerçevesi'nde aramayın, bulamazsınız...
Yanıt üç temel dinamiğe bağlı: Türkiye'nin katılım müzakereleri sürecindeki total performansı; süreçte ve süreç sonunda AB'nin siyasi, ekonomik ve sosyal yapısı; uluslarararası konjonktür. 'Müzakere Çerçevesi'ni bırakın AKP'yi, CHP dahi yazsa, sonucu yine bu dinamikler belirleyecek.
AB beğenelim beğenmeyelim, sonuçta uzlaşılar üzerinden hareket ediyor. AB-Türkiye ilişkileri de öyle. Türkiye'nin 'Müzakere Çerçevesi' de bir uzlaşının ürünü. Yalnızca AB ile Türkiye arasında değil üstelik, aynı zamanda AB'nin kendi içinde de. Söz konusu belge, Türkiye'nin AB üyeliğine yönelik yükümlülüklerini sıralamakla kalmıyor, AB'nin, en azından AB içindeki bazı ülkelerin Türkiye'nin üyeliğine yönelik kaygılarını da yansıtıyor.
Hayli fazla tartışıldığı, daha doğrusu tartışma malzemesi yapıldığı için, şu 'hazım' meselesini ele alalım örneğin. Bu ifade (to absorb), AB literatürüne, 1993 Kopenhag AB Konseyi'nde girdi (Doğru çevirisi hazım değil, özümseme aslında. Gelgelelim olumsuz çağrışımları ve basit kelime oyunlarına, ucuz esprilere müsait olduğu için herhalde, Türkiye'deki AB karşıtları benimseyiverdi 'hazım'ı... Neyse öyle olsun). Konsey, eski Sovyet bloku ülkelerini üye yapma sürecine hazırlanırken, üç temel kriter belirledi, artık hepimizin ezbere bildiği meşhur Kopenhag Kriterleri. Ardından da, bunlara ek olarak, üye alımında birliğin 'hazım kapasitesi'nin de göz önünde bulundurulacağını belirtti.
12 yıl önceki bu 'ayrıntı' gözden kaçmış olabilir. O zaman daha güncel, daha kritik ve doğrudan Türkiye'yi ilgilendiren, dolayısıyla da Türkiye'de siyaset yapan, bu meselede fikir yürüten herkesin okumuş bulunması gereken başka bir kaynaktan aktarayım: Avrupa Komisyonu'nun, Türkiye'nin 2004 İlerleme Raporu'na ek olarak yayımladığı 'Tükiye'nin Üyeliğinin Etkileri' başlıklı stratejik değerlendirme raporundan. Raporun girişindeki beşinci paragrafın üçüncü cümlesi aynen şöyle: "İncelenen konular, 1993 Kopenhag AB Konseyi'nin AB'nin yeni üyeleri hazmetme kapasitesine ilişkin görüşüyle doğrudan bağlantılıdır."
Bu iki saptamanın anlamı şu: 'Hazım kapasitesi' hem 1990'ların başında ivme kazanan AB genişleme sürecinin hem de 1990'ların sonunda ivme kazanan Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin temel unsurlarından biri. Dolayısıyla Türkiye için, üstelik de 3 Ekim'de ansızın icat edilmiş değil. Bir başka deyişle, 'Müzakere Çerçevesi'nde yer almasaydı da, AB'nin Türkiye'yi üye yaparken göz önünde bulunduracağı etkenlerden biri.
Peki niye yer aldı? Anlaşılan o ki Avusturya'yı 'imtiyazlı ortaklık' ısrarından vazgeçirmek için. Peki diğer aday ülkelerin 'Müzakere Çerçevesi'nde niye yoktu bu ifade? Çünkü, dönemin koşullarında, hiçbir aday demografisinden tutun da ekonomosine kadar Türkiye kadar 'hazım' sorunu yaratacağa benzemiyordu.
Nedir, ne değildir, nasıl ölçülür bu 'hazım kapasitesi'? Yanıt aranması, üzerine gidilmesi, tartışılması gereken sorular bunlar... Gerisi zaman ve enerji kaybı...
'Hazım kapasitesi'nin ya da 'Müzakere Çerçevesi'ndeki diğer ifadelerin arkasındaki kaygılara katılmak zorunda değiliz, ancak anlamaya, doğru anlamaya çalışmakta, olduklarından önemliymiş gibi göstermemekte, çarpıtmamakta yarar var. Çünkü, süreç hem AB'deki Türkiye karşıtlığı, hem Türkiye'deki AB karşıtlığı hem de AB üyelik sürecinin Türkiye'deki yansımaları nedeniyle zaten yeterince zor geçecek, daha da zorlaştırmanın, üstelik gereksiz yere zorlaştırmanın yararı yok, zararı var.