İdealler ve çıkarlar

Bugün Saddam'ın bekası hiçbir Arap rejiminin işine gelmez. Hemen hepsinin geçmişten kalma hesapları, anlaşmazlıkları, çıkar çatışmaları var </br>Bağdat yönetimiyle.

Bugün Saddam'ın bekası hiçbir Arap rejiminin işine gelmez. Hemen hepsinin geçmişten kalma hesapları, anlaşmazlıkları, çıkar çatışmaları var
Bağdat yönetimiyle. Ayrıca nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olsa da olmasa da bölge için askeri açıdan potansiyel bir tehdit de oluşturuyor Irak liderliği.
Ancak talihin cilvesi o ki Saddam'ın 'ilga'sı da hiçbir Arap rejiminin işine gelmez. Çünkü işin ucu kendilerine dokunabilir. Şöyle ki:
ABD'nin Irak'ta durmayacağı kuvvetle muhtemel. Yani orta vadede sıra bizzat şu anda Irak'ın arkasında (önünde değil) sıralanan Arap rejimlerine de gelebilir. Suriye'ye mesela. Ya da Arap olmayan İran'a. Dolayısıyla Arap rejimlerinde bir 'domino etkisi' sendromu var.
Ancak Arap rejimlerini korkutan daha yakın bir tehlike de var: bizzat kendi halklarının tepkisi.
Unutmamak gerekir ki şu anda Arap sokaklarının üç sevgilisi var: Bin Ladin, Arafat, Saddam. Bin Ladin tüm Batı'ya, Arafat İsrail'e, Saddam ise ABD'ye direnişin simgesi.
İşin kötüsü Arap sokakları kendi rejimlerini Batı'nın işbirlikçileri
olarak görüyor. Özellikle Bin Ladin körüklüyor bu bakış açısını. Dolayısıyla Arap rejimleri, Filistin'de her gün kan dökülürken, Bin Ladin giderek mürit sayısını artırırken Saddam'a karşı bir Amerikan saldırısına destek çıkarlarsa sallantıya girebilir. Hele hele uluslararası kamuoyu, hem hükümetler hem de halklar karşıyken. Dahası Almanya gibi bir müttefik, BM onayı olsa bile saldırıya katılmayacağını defalarca bildirmişken... Tabii bir de şu var: Ya Saddam devrilip Irak'ta iyi kötü halk egemenliğine dayalı bir düzen kurulursa? Diğer Arap halklarının da canı çekmez mi? O zaman Ortadoğu monarklarının hali ne olur?
Arap ülkelerinde rejimlerle halklar birbirinden kopuk.
Söylemeye bile gerek yok, hepsi -Erdoğan'ın hazzetmediğini söylediği türden otoriter, totaliter rejimler (Lafı gelmişken Erdoğan'a hatırlatayım. Bir-iki hafta önce sarmaş dolaş olduğu Aliyev ile Türkmenbaşı da pek demokrat olarak bilinmez).
Dolayısıyla Türkiye ile Arap rejimleri arasında herhangi bir
değer ya da ideal birliği söz konusu olamaz, Arap rejimleri demokrasi yönünde bir dönüşüm sürecine girmedikçe olmamalı da. Bu ülkelerin çoğuyla (bir tek Ürdün hariç belki) Türkiye arasında bir çıkar birliği bulunduğu da herhalde söylenemez. Şam-Ankara hattında bir iyileşme söz konusu ama bu bir yakınlaşmaya dönüşmüş değil henüz.
Ülkeler arasında bir ideal ya da çıkar birliği yoksa stratejik işbirliği de olmaz... Wilson'dan beri böyledir bu. Wilson, sömürgeciliğe de güç dengesi politikalarına karşıydı. 1919 Paris Konferansı öncesinde onuruna Buckingham Sarayı'nda verilen yemekte İngiliz ev sahiplerine şöyle seslenmişti: "Sakın bizden kuzenlerimiz diye bahsetmeyin. Kardeşlerimiz diye hiç bahsetmeyin. İkisi de değiliz. Başka kültürlerden gelme nice Amerikalı varken Anglosakson dünyası diye bir şeyden bahsedilemez. İki ülkenin İngilizce konuşmasının üzerinde de fazla durmayın. Sizin ülkenizle benim ülkem arasında daha yakın ilişkiler kurulup sürdürülebilmesi yalnızca ve yalnızca iki şeye bağlıdır: İdeallerimizin ve çıkarlarımızın uyumuna." (*)
Bir toplantıda Arap büyükelçileri uzun uzun Türklerle Araplar arasındaki ortak kültürden, ortak tarihten, ortak değerlerden bahsetmişti. Ben de dayanamayıp sormuştum, acaba o ortak değerler arasında insan hakları ve demokrasi de var mı diye? Hiçbiri evet diyememişti.
O yüzden Türkiye Ortadoğu'da kendine stratejik ortak olarak
İsrail'i seçmekle isabetli bir karar almıştır. Şaron kâbusuna rağmen İsrail demokrasiyle yönetilen bir ülke ve Türkiye ile İsrail'in her iki tarafın da yararına işbirliği yapacağı alanlar söz konusu.
Dolayısıyla önümüzdeki süreçte Türkiye Irak'a karşı kendisini
bir Ortadoğu ülkesi olarak konumlandırmamaya özen göstermeli.
Arap rejimleriyle İstanbul zirvesi gibi taktik işbirliğinin ötesine
geçen adımlardan kaçınmalı.
Türkiye 1923'ten beri Batı'yla ideal ve çıkar birliği içinde.
Stratejisi bu birliği pekiştirmek olmalı.
Zaten öyle görünüyor ki Irak savaşı bağlamında Ankara'yı
asıl zorlayacak seçim Ortadoğu ülkeleri ile Batı arasında yapacağı seçim değil. Batı içindeki kamplar arasında yapacağı seçim. Bir yanda tek hipergüç, stratejik müttefik ABD öte yanda AB'nin çekirdek gücü Almanya-Fransa bloku.
Biraz da buna kafa yorsa Ankara.
(*) Paris 1919, Margaret Macmillan, Random House, 2002