Irak'ta çıkış yolu

Geçenlerde Radikal İki'de Yıldırım Türker'e ait satırlarda bir saptama gözüme çarptı. Türker, köşe yazarlığının bir anlamda 'aynı şeyleri farklı sözcüklerle anlatma' becerisi olduğundan dem vuruyordu.

Geçenlerde Radikal İki'de Yıldırım Türker'e ait satırlarda bir saptama gözüme çarptı. Türker, köşe yazarlığının bir anlamda 'aynı şeyleri farklı sözcüklerle anlatma' becerisi olduğundan dem vuruyordu. Bu saptama, Türk dış politikası gibi değişmez konuları ve değişmez duruşları olan (en başta da Kıbrıs gelir herhalde) bir yazı alanında hiç de yabana atılacak türden değil.
Türkiye'de ne olduysa oldu yine ağaçlara bakmaktan ormanı göremez olduk. Irak'a asker gönderip göndermemek gibi taktik bir hamle, Ortadoğu'nun
yeniden yapılandırılmasında yer alıp almamak gibi stratejik bir tercihin önüne geçti.
Doğrusunu isterseniz dış politika oluşturma süreci açısından bakıldığında ortada şaşılacak bir durum yok: Vizyon yoksa misyon biçmek zordur, strateji yoksa taktikler belirlemek zordur.
Ankara, yeni dünya jeopolitiğinin miladı sayılan 11 Eylül 2001 sonrasında Ortadoğu genelinde bir vizyon geliştiremediği için Irak özelindeki misyonunu netleştiremiyor; stratejisini belirleyemediği için taktiklerde eli ayağına dolaşıyor.
Irak bağlamında misyon biçmek son derece kritik. Çünkü Irak, Ortadoğu'nun anahtarı, bir anlamda giriş kapısı. Dolayısıyla Irak denklemini doğru kuramayan bir diplomasinin, Ortadoğu'da doğru sonuca ulaşması imkânsız. Türkiye gibi Ortadoğu dalga boyundaki her titreşimden etkilenmeye açık bir ülke için herhangi bir dış politika egzersizi değil, ulusal çıkarların gerektirdiği bir zorunluluk söz konusu burada.
Ankara yıllarca Ortadoğu'da 'istikrar'a oynadı, değişimden ürktü. Statükoyu, reforma tercih etti. Ortadoğu'ya yönelik Türk dış politikasının ağırlık noktası güvenlikti. Bir sonraki ağırlık ekonomideydi, siyaset son sıradaydı. Bu tutum, herhalde en bariz olarak Irak'ta su yüzüne çıkıyordu.
Ankara söz konusu 'istikrar' şiarı çerçevesinde Irak'la statik bir ilişki içinde kaldı 1990'ların sonuna kadar. Kısa süren Özal dönemini saymazsak Ankara Birinci Körfez Savaşı'nın ardından da aynı çerçevede Irak'a bu kez Kuzey Irak denen daracık açıdan baktı hep. Aslolan güvenlikti yine.
Hal böyle olunca Ankara'ya göre Saddam istikrarı, Saddam sonrası kargaşaya yeğdi. Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması, o toprak üzerinde yaşayan insanların özgürlüğünden ve refahından üstte tutuldu. Aksi bir durum, ulusal güvenliğe tehdit olarak görüldü.
Ankara'nın Irak'ın toprak bütünlüğünün üzerine titremesinin nedeni, kendi toprak bütünlüğüne ilişkin korkusuydu aslında. Kendi Kürtleriyle rasyonel bir ilişki kuramıyordu çünkü. PKK da vardı tabii. 1991'den sonra Kuzey Irak'ta oluşan fiili durumu, Kürtlerin özerkliğine ve Irak topraklarının parçalanmışlığına da hep bu korkunun rehini olarak, kuşkuyla yaklaştı Ankara.
Talihin cilvesi işte, Yeni Ortadoğu'nun inşasına Irak'tan başlandı.
İstikrar falan kalmadı Irak'ta.
Statüko sona erdi. Ülke değişim sürecinde, yeniden yapılandırılıyor. ABD işgaliyle Irak'ta dinamikler (daha doğrusu statik durum) altüst oldu.
Türkiye de kaçınılmaz olarak bu süreçte, daha doğrusu bu kargaşada nerede ve nasıl yer alacağına karar vermeye çalışıyor. Ancak yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi kafasındaki Irak'ı kuramadığı için, doğal olarak bu bağlamda kendini konumlandırmakta güçlük çekiyor.
Herhalde bu mevzulara kafa yoran herkesin geçmişin hesabını yaptıktan sonra eldeki verileri, içinde bulunduğumuz koşulları, avantaj ve dezavantajları bir yana bırakıp 'Türkiye'nin ulusal çıkarları nasıl bir Irak, nasıl bir Ortadoğu'ya uygun düşer' sorusuna yanıt arayarak işe başlaması lazım. Gerek PKK'yla mücadelede gelinen nokta, gerek içeride demokratikleşme yolunda atılan adımlar gerekse bölgesel ve uluslararası koşullar böyle bir arayışı kaçınılmaz kılıyor. Başka çıkış yolu da görünmüyor...