'İstikrar' değil değişim zamanı

Ortadoğu'da değişim rüzgârları, 'istikrar'ı zorluyor. Daha doğrusu halk iradesi, antidemokratik rejimleri sarsıyor.

Ortadoğu'da değişim rüzgârları, 'istikrar'ı zorluyor. Daha doğrusu halk iradesi, antidemokratik rejimleri sarsıyor.
İstikrar, demokrasiden bağımsız bir olgu, hatta zaman zaman çelişirler. Bugün diktatörlük altındaki birçok ülke dünyanın en istikrarlı ülkeleri arasında; mesela Kuzey Kore. Buna karşılık demokratik olup kalıcı istikrar sağlayamayan ülkeler de var; mesela Hindistan.
Ortadoğu'da (İsrail ve bir bakıma İran hariç) demokratik bir meşruiyete, hak ve özgürlüklere, toplumsal-siyasi-ekonomik uzlaşıya dayalı bir istikrar hiç var olmadı. 20'nci yüzyıl boyunca patlak veren nice savaş, kriz, çöküş ve devrim koca bir dünyayı altüst etti, değiştirdi, dönüştürdü ama Ortadoğu, bazı artçı şoklara maruz kaldıysa da, pek oralı olmadı. Rejimler, değişime direnmeyi, 'istikrar'larını korumayı bildi. Tabii bu çabalarında güç aldıkları dayanaklardan biri, oluşturdukları polis devletiyse, diğeri de 20'nci yüzyılın ilk yarısında Fransa ve Britanya gibi eski sömürgecilerinden, ikinci yarısında ise ABD ve Sovyetler Birliği'nden gördükleri kollama ve destekti. 1991'den itibaren Sovyetler çekilince meydan tamamen ABD'ye kaldı...
Ortadoğu'da dış destek ve iç baskı yoluyla, her türlü değişim talebi bastırıldı. Bu rejimlere yönelik total, sistematik tek seçenek olarak ortaya atılan siyasal İslam'ın babası Seyyid Kutub, yıkılmasını istediği Mısır rejimi tarafından idam edildi. Cezayir'de siyasal İslam'ın, üstelik de demokratik yoldan iktidara gelişi, darbeyle önlendi, liderleri hapse atıldı.
Bin Ladin ve Kaide tüm bu sürecin uzantısı. Savunduğu dünya görüşü bir yana, Bin Ladin'i Bin Ladin yapan iç baskıya da dış desteğe de meydan okuması.
Bu bağlamda, Ortadoğu'da bugün tanık olduğumuz değişim sürecini Kaide'nin 11 Eylül 2001'de ABD'ye saldırısı tetikledi. O saldırı olmasa ABD bugün enerjisinin ve zamanının çoğunu Ortadoğu'da rejim değiştirmeye değil, Pasifik'te Çin'i dizginlemeye ayırıyor olurdu (Başkanlık koltuğuna ilk oturduğu Ocak 2001'de Bush'un önüne konan strateji belgesinde ABD için en önemli stratejik tehdit olarak Çin'in güçlenmesi gösteriliyordu, küresel İslamcı terör, Irak ya da antidemokratik diğer Arap İslam ülkeleri değil).
ABD 11 Eylül 2001'de bir anlamda ekonomik ve stratejik çıkarları uğruna Ortadoğu'nun baskıcı rejimlerine yıllarca, on yıllarca verdiği desteğin bedelini ödedi. Çünkü, başta Suudi Arabistan olmak üzere söz konusu rejimleri ayakta tutan gerçek güç ABD'ydi. Bin Ladin bu yüzden ABD'yi hedef seçti.
ABD'nin Afganistan harekatı ile Irak işgalinin, daha doğrusu bunları da içine alan 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin halihazırdaki değişim sürecini bir bağlama oturtup ivme kazandırdığını yadsımak ideolojik kireçlenme ya da jeopolitik körlükten başka bir şey değil bana göre. Peş peşe gelen bu dinamikler ve arkalarındaki teorik çerçeve olmasa, bugün ne Afganistan'da ve Irak'ta seçimler yapılır, ne Libya uluslararası sisteme döner, ne Filistin'de yeniden barış umudu doğar, ne Lübnanlı Sünni ve Hıristiyanlar Suriye'ye karşı sokaklara dökülür, ne Şam, Lübnan'dan çekileceğini duyurur, ne de Mısır, tarihinin ilk çok adaylı başkanlık yarışına hazırlanırdı.
Ancak bugün gelinen noktada söz konusu değişim sürecini tam olarak neyin başlattığından daha önemlisi bu sürecin nasıl bir seyir izleyeceği, nasıl sonuçlanacağı. Burada belirleyici unsur hiç kuşku yok ki ABD'nin yürürlüğe koyduğu projeye ne ölçüde, nereye kadar bağlı kalacağı. Amerikan taahhüdü zayıfladığı andan itibaren, Ortadoğu'da demokrasi yönünde atılan bebek adımlarının geri alınma ya da rejimlerin yerinde saymaya başlama olasılığı yüksek. İkinci unsur, halkların, önlerinde açılmış bulunan fırsat pencerelerini ne kadar genişleteceği. Irak ve Lübnan halkının tutumları bu açıdan umut verici. Şimdi sıra Mısırlılarda. Tabii üçüncüsü de bölgedekiler dahil ABD dışındaki ülkelerin söz konusu sürece nasıl yaklaşacağı. Avrupa'nın izleyeceği çizgi, çok etkili olabilir. Lübnan'da gördüğümüz bu. Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesini öngören BM Güvenlik Konseyi kararı, tek taraflı bir Amerikan girişimi olsa bu kadar etkili olmazdı. Kararın etkisi altında özellikle Fransa'nın da imzasının bulunmasından kaynaklanıyor.
Bu bağlamda bölgenin tek demokratik Müslüman ülkesi olarak Türkiye'nin kendine özgü bir konumu var. Dolayısıyla Türkiye, ABD'nin piyonu ya da maşası olmak gibi bir komplekse kapılmadan Ortadoğu'daki demokratikleşme sürecine pekâlâ katkıda bulunabilir, bir misyon yüklenebilir. Zaten AKP şu anda Ortadoğu'daki reformcuların ilham ve moral güç aldığı bir siyasi parti. Ancak söz konusu misyonu yüklenebilmek, her şeyden önce belli bir vizyon oluşturulmasını gerektiriyor. Tıpkı Kıbrıs'ta yapıldığı gibi. AKP Kıbrıs'ta Türk dış politikasında statükoculuktan çözümcülüğe doğru nasıl bir zihniyet evrimi yaptıysa bir benzerini de Ortadoğu'da istikrarcılıktan değişimciliğe doğru yaptırabilir.
AKP Irak savaşı öncesinde bu tür bir zihniyet evriminin işaretlerini vermişti. Gül'ün Tahran'daki İKÖ Konferansı'nda yaptığı konuşma hala hafızalarda. Gül'ün o gün verdiği mesajlar, amaçları itibarıyla, Büyük Ortadoğu Projesi'nin öngörülerinden pek farklı değildi. Gelgelim savaş ve Irak'ın işgali, bu evrimi durdurdu. Kaldığı yerden sürdürmenin, zamanı geldi de geçiyor...