İyi de Mübarek'in kabahati neydi?

Mısır'da kimsenin burnu kanamamıştı... Suriye'de her gün adam öldürülüyor. Hani Türkiye'nin vicdan siyaseti?

Suriye’deki dar tabanlı dikta rejiminin, geniş tabanlı bir demokrasiye dönüşmek gibi bir iradesi hiçbir zaman olmadı. Ne kurulduğu gün, ne 50 yıl sonra... Bu dönüşümün gerçekleşmesi, başından beri iç ve dış dinamiklerin etkisiyle rejimin değişmesine bağlıydı. Bugün de öyle...*
Düne kadar dış dinamik denince akla hep Batı gelirdi. Ancak ‘Arap baharı’ ezber bozdu. Tunus’tan yükselen dalga, Batı’nın on yıllardır oluşturamadığı kadar etkili bir dış dinamik oluşturdu baskı altındaki Arap halkları için. Yoksulluğun, yolsuzluğun, baskının ve adaletsizliğin beslediği iç dinamikler derinlerde bir yerde bastırılmış olarak duruyordu zaten. Harekete geçmeleri için bir kıvılcım yetti. Mısır, Bahreyn, Libya derken Suriye’de de artık cin şişeden çıktı. Şişeye geri gireceği de yok. 

Ya başka ‘bahar’a kalırsa?
Yok, çünkü birincisi, bu fırsat kaçarsa bir sonraki ‘bahar’ın ne zaman geleceği, eğer gelirse tabii, belli değil. İkincisi, ola ki fırsat kaçar da meydan rejime kalırsa, artık tamamen deşifre olmuş muhaliflerin başına neler geleceğini en iyi yine o muhalifler biliyor. Yeterince tecrübe var ne de olsa.
Rejim de elbette farkında muhaliflerdeki kararlılığın. Giderek ceberutlaşması bu yüzden. Rejimin önde gelenlerinin ve rejime bel bağlamış azınlığın kaybedecek çok şeyi var çünkü. Ayrıcalıklarından tutun hayatlarına kadar…
Muhalifler için kaçırılmayacak bir fırsat… Rejim için kaybedecek çok şey…
Suriye’nin kaderini, bu keskin çelişkinin nasıl çözüleceği belirleyecek.
Son bir ayın kanlı bilançosuna rağmen rejimin hâlâ bir marjı var. Daha dün bile muhaliflerin şemsiye örgütü, Beşşar Esad’a reform çağrısı yapıyordu. Gelgelelim rejim, isyan başladığından beri ortaya koyduğu icraatla, her geçen gün zaten zayıf bir temele oturttuğu meşruiyetini daha da aşındırıyor. 

Esad’a nazik uyarı
Kuvvetle muhtemel ki Suriye, Tunus ve Mısır’la değil, Libya’yla bir anılacak. Esad, Zeynel Abidin Bin Ali ya da Hüsnü Mübarek’in değil, Kaddafi’nin yolunu izleyecek.
Bu yoldan dönülmesi için çaba harcayan başkentler arasında Ankara da var. Ancak AK Parti hükümeti, Baas rejimiyle geliştirdiği ilişkiler nedeniyle Mübarek’e karşı alır gibi göründüğü ‘ilkeli tavrı’ Esad’a karşı alamıyor (‘Alır gibi göründüğü’ diyorum çünkü, o tavır ahlaki bir duruştan ziyade, Mübarek rejimiyle hesaplaşmayı da öngören pragmatik bir siyasetin sonucuydu). Hatırlayalım; Erdoğan, Mübarek’e, ‘Çekil’ diye seslendiğinde Mısır’da kimsenin burnu kanamamıştı. Aynı Erdoğan, 450-500 kişinin sokak ortasında tankla tüfekle öldürülmesinden sorumlu Esad’a nazikçe uyarıda bulunmanın ötesine geçemiyor.
Tıpkı Kaddafi’nin Libya’sıyla olduğu gibi Esad’ın Suriye’siyle de mahcup bir ittifak halinde Erdoğan’ın Türkiye’si.
Oysa ölçüt, halkın taleplerine kulak tıkamaksa -ki Erdoğan öyle diyordu Mübarek’e,- Esad da tıkıyor işte. Tıkamak ne demek, o sesleri boğuyor bütün dünyanın gözü önünde.
Hal böyle olunca sormak lazım, hani sizin dilinizden düşürmediğiniz ‘vicdan siyaseti’niz diye…
* Meraklısına üç kitap önereyim: Robin Wright, Dreams and Shadows; Nikolaos van Dam, Suriye’de İktidar Mücadelesi; Patrick Seale, Asad of Syria…

.