Karar Türkiye'nin

ABD'den gelen son mesajların özeti şu: Hata yaptınız ama telafi edebilirsiniz. Karar sizin.

Türkiye'yi sarsan sözleri dile getirmesinden iki gün ünce, The New York Times'ın pazar günkü sayısında, Wolfowitz ve 'yeni muhafazakâr kabal'ın ideolojik kökenlerini irdeleyen, bir başka deyişle soyağacını çıkaran bir yazı yayımlandı. Yazıda iki saptamanın altını çizmiştim. İlki şuydu: Wolfowitz dış politikanın baş mimarı olarak kabul ediliyor (baş mimarlarından biri olarak değil). İkincisi de şuydu: Leo Strauss (yeni muhafazakârların, dolayısıyla Wolfowitz'in 1973'te ölen piri) 'hükmetmenin güçlünün doğasında bulunduğuna' inanırdı.
Şu nedenle aktarıyorum bunları: Türkiye'nin gündemini değiştiriveren kişinin yalnız ne söylediğini değil, aynı zamanda 'kim' olduğunu ve nasıl düşündüğünü de bilmemiz lazım. Alıntı yaptığım yazının benzeri yüzlerce yazı çıktı bugüne kadar. Hepsinin ortak noktası şu: Wolfowitz'in Beyaz Saray nezdinde siyasi konumunu aşan entelektüel (isterseniz ideolojik deyin) bir ağırlığı ve 'demokratik emperyalist' bir zihniyeti var; önce Afganistan, ardından Irak zaferlerinden sonra yönetimdeki ağırlığı daha da arttı, zihniyeti daha da belirginleşti. ABD'yi 'yeni Amerikan yüzyılı'na yeni muhafazakârlar taşıyor. Ama doğru ama yanlış.
Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında mutlaka eklenmesi gereken bir nokta da şu: Genelde yeni mufazakârlar, özelde de Wolfowitz ABD'de 'Türkiyeci'lerin başını çekiyor. Türkiye'nin AB'yle bütünleşmesini, IMF'yle anlaşmasını, Balkanlar'dan Orta Asya'ya kadar hem bir bölgesel güç hem de bir Müslüman demokrasi modeli olarak öne çıkmasını hararetle destekliyor Wolfowitz ve bu ekip.
İşte tüm bu nedenlerden ötürü, tam da Grossman'ın dediği gibi, Türkiye Wolfowitz'in sözlerini dikkate almalı. Not etmeli. Üzerinde kafa patlatıp uzun uzun düşünmeli.
Gelgelelim iki gündür yapılan yalan yanlış karşı açıklamalardan anlaşılan o ki Türkiye -genel olarak- Wolfowitz'in siyasi kimliğinden, ideolojik zihniyetinden bihaber olduğu gibi söylediklerini de doğru okuyamıyor, anlamaya çalışmıyor, ilerisi için ipuçları yakalamaya çalışmıyor. Peki ne yapıyor? Anlamsız bir savunma psikozu içinde, tepkisel bir tutumla bağırıp çağırıyor!
İyi de ne diyor Wolfowitz? 11 Eylül'den sonra uluslararası ilişkilerin oturduğu paradigmanın değiştiğini söylüyor. Türkiye'nin bu paradigma değişikliğini bir bütün olarak ıskaladığını söylüyor. Eğer 'ıska'da saplanıp kalmak istemiyorsa Türkiye'nin taktiklerini, politikasını (Irak, İran, Suriye, Kuzey Irak, Kürt politikalarını) stratejisini, hatta vizyonunu bu paradigma değişikliğine uyarlaması gerektiğini söylüyor. Türkiye'nin uluslararası konumu açısından belirleyici bir tercih yapması gerektiğini söylüyor.
Bana göre en 'ağır' ifadeleri şunlar Wolfowitz'in: Türkiye Irak'ı özgürleştirmemizi zorlaştırdı; dünyanın en kötü diktatörlerinden biriyle anlaşmaya çalıştı.
Kimse kendini kandırmasın. Türkiye hiçbir zaman ABD'nin stratejik ortağı olmadı. ABD'nin iki stratejik müttefiki var: Britanya ve İsrail. Ortaklık için yalnızca çıkar değil ideal birliği de gerekir. ABD nezdinde stratejik ortak nitelemesini hak eden üçüncü bir ülke söz konusu değil. Bu son olarak Irak'ta yeniden su yüzüne çıktı. Ama bu demek değil ki ABD konjonktürel olarak irili ufaklı ülkelerle stratejik işbirliği yapmaz, stratejik ittifak kurmaz. Türkiye de bu ülkelerden biri. Ve bu işbirliği tek boyutlu değil. Bölgesel, çok boyutlu. Irak'ta olup bitenler nedeniyle bu işbirliği bir güven bunalımından geçiyor.
Ankara'da büyükelçilik de yapmış Abromowitz geçenlerde bir yazısında, TBMM'nin savaş tezkeresini reddinin Amerikan kamuoyu üzerinde yarattığı etkinin ancak Johnson Mektubu'nun Türk kamuoyu üzerinde yarattığı etkiyle bir tutulabilceğini belirtiyordu. Bu benzetmeden iki sonuç çıkıyor: Birincisi durum vahim. İkincisi, durum her şeye rağmen düzeltilebilir, eğer doğru adımlar atılabilirse.
Wolfowitz'in sözleri de üç aşağı beş yukarı aynı sonuca çıkıyor: Hata yaptınız ama telafi edebilirsiniz. Karar sizin.