Köşeli bir köşe yazısı

Türkiye'nin 80 yıllık dış politikasının tek kelimeyle özeti Batılılaşma ya da Mustafa Kemal'in deyişiyle uygarlaşma olsa gerek. Çıkış noktasında Türkiye'nin Batılılaşma sürecinin önünü iki kurum açmıştır: Ordu ve CHP.

Türkiye'nin 80 yıllık dış politikasının tek kelimeyle özeti Batılılaşma ya da Mustafa Kemal'in deyişiyle uygarlaşma olsa gerek. Çıkış noktasında Türkiye'nin Batılılaşma sürecinin önünü iki kurum açmıştır: Ordu ve CHP. Geldiğimiz noktada Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin önünü iki kurum tıkıyor: Ordu ve CHP.
Evet, Batılılaşma ile demokratikleşme aynı süreçler değil. Türkiye'nin bunu anlaması için AB üyeliğinin eşiğine kadar gelmesi gerekti. Ordu ve CHP hem tarihsel hem konjonktürel olarak Türkiye'nin en Batılı ucunda duruyor olabilir. Ama demokratikleşme çıtasının altında kaldıkları su götürmez.
Kopenhag Kıstasları bağlamında Türkiye ile AB üyeliği arasında duran en ciddi engel 'askerin siyasetteki yeri.' Ve asker, 'yer'ini korumaya çılışırken en sağlam desteği CHP'den görüyor. Bu destek son olarak 7'nci AB'ye uyum paketi tartışmaları sırasında ortaya koyuldu.
Demokratikleşmeyi dış boyutuyla (rasyonelleşme) ele aldığınız zaman da karşınıza aynı tablo çıkıyor. Bugün Türkiye'nin AB üyeliği bağlamında bir numaralı dış engel sayılan Kıbrıs sorununda ordu ve CHP 'çözümsüzlükçü' politikanın bekçiliğini yapıyor. Bu birliktelik de son olarak 'Annan Planı'na ilişkin tartışmalarda ortaya koyuldu.
Yakın geçmişe kadar Ankara askeriyle siviliyle AB karşısında bir bütünlük arz ediyordu. Bir kere söz konusu süreçte AB hiçbir zaman görülmesi gerektiği gibi, yani içeride demokratikleşip liberalleşmenin dışarıda da rasyonelleşmenin katalizörü olarak görülmedi; maalesef tam aksine sabotör olarak görüldü. İkincisi, 'Kuşku'nun gölgesi hiçbir zaman eksik olmadı Ankara-Brüksel hattından. Sevr paranoyası her daim canlı kaldı. Üçüncüsü, Türkiye'nin üyelik yolunda atması gereken adımlar hep pazarlık konusu yapıldı. Ankara belli bir master plan çerçevesinde oturup üzerine düşenleri sonuna kadar yerine getirmek varken atacağı her adım öncesinde ya da attığı her adım sonrasında AB'den karşılık bekledi. Ve sonuncusu, Ankara 'özel' koşullarını öne sürerek ayrıcalıklar koparmaya çalıştı Brüksel'den .
Oysa AB'nin ne gizli bir gündemi var; ne de kıstasları (özellikle de siyasi kıstas) tartışmaya, pazarlığa açık. Türkiye'nin yıllarca direndiği, anlayamadığı iki gerçek bu (Rahmetli Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in bir lafı gayet iyi anlatır aslında Türkiye'nin bu süreçte AB karşısındaki 'umutsuz vaka' durumunu: Briç kulübünde pişpirik oynanmaz).
Gariptir Türkiye'nin demokratikleşme sürecini esaslı biçimde zorlamak, Batılılaşma sürecinde dışlanan bir eğilimden, siyasi İslam'dan, beslenen bir partiye nasip oldu. AKP'nin iktidara gelmesiyle yukarıda bahsettiğim bütünlük sarsıldı.
AKP her şeyden önce kökeni itibarıyla Türkiye'deki laiklik uygulamasına (ilkesine değil) eleştirel bir yaklaşım içinde. Bu yaklaşımıyla ordu ve CHP'nin tüylerini diken diken ediyor. AB üyeliğinin gerektirdiği reformlara girişmekte tereddüt etmediğine göre Kürtlerin hakları konusunda da ordu ve CHP'nin ilerisinde konumluyor kendini parti. Ve nihayet AKP Kıbrıs konusunda da yine ordu ve CHP'nin aksine 'çözüm'cü bir politika izliyor; her ne kadar çözümü kotararamış olsa da.
Hiç kuşku yok ki AKP AB'ye baktığı zaman Türkiye'de demokratikleşme yanlısı birçok kurum ve kuruluşun görmediği bir şey görüyor: kendi bekasının güvencesi. AKP biliyor ki siyasi özgürlük şemsiyesi altında varlığını ve geleceğini korumaya almanın en sağlam yolu AB'den geçiyor. Velhasıl AKP liderliği bugüne kadarki performansıyla, Türkiye'nin içeride AB'ye üyelik sürecinin gereğini yapma konusunda gerekli niyeti taşıdığını ortaya koydu. iradeyi de taşıyıp taşımadığını önümüzdeki dönem gösterecek.
Demokratikleşme ve rasyonelleşmeyi bekleyerek geçirecek bir 80 yılımız daha yok.