Kuzey Irak ve tutunamayanlar

1 Mart 2003'ten itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde oluşan siyasi hava, 'Süleymaniye vakası'na elveren bağlamın birinci parçasıysa, o bağlamın ikinci parçası da Kuzey Irak'taki dengeler.

1 Mart 2003'ten itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde oluşan siyasi hava, 'Süleymaniye vakası'na elveren bağlamın birinci parçasıysa, o bağlamın ikinci parçası da Kuzey Irak'taki dengeler.
Washington'ın halihazırda Irak'taki bir numaralı önceliği istikrar. Ülke genelinde henüz istikrarı yakalayabilmiş değil Amerikan birlikleri. Bu açıdan ABD'nin kendisini en avantajlı hissettiği bölge, Kürt toprakları. Üstelik bu topraklarda istikrarın ötesinde, oturmuş bir idare ve Ortadoğu ölçütlerinde hiç de azımsanamayacak bir demokratik kültür söz konusu. Refah düzeyi de Irak'ın diğer bölgelerine kıyasla daha insani derecede. Ve son ama en az diğerleri kadar önemli bir nokta: Kürtler Irak savaşında ABD'nin gönüllü işbirlikçisi oldu.
(Akıllı davrandılar doğrusu: hem belki de tarihleri boyunca başlarına gelen en kötü şeyden, Saddam diktasından tamamen kurtuldular, hem ABD'yle ilişkilerini pekiştirdiler, hem de yeni Irak'ın yönetiminde söz sahibi oldular). Hal böyle olunca ABD ister istemez Kuzey Irak'ın istikrarının üzerine titriyor.
O yüzden 'Süleymaniye vakası'nda Amerikalı komutanın inisiyatif kullanmasında bu hassasiyetin de payı olsa gerek. Baskının ardından kriz boyunca Amerikalılar tarafından yapılan açıklamalarda hep bu istikrar vurgusu öne çıkıyordu dikkat ettiyseniz. Bu da bizi işin püf noktasına getiriyor:
ABD bölgedeki Türk askeri varlığını çözümün değil sorunun bir parçası olarak, istikrar değil istikrarsızlık unsuru olarak görmeye başlamış gibi hareket ediyor. Zaten 'Süleymaniye vakası'ndan önce bu yönde sinyaller gelmişti, bazı vakalar olmuştu. Dahası Wolfowitz, CNN Türk'le
yaptığı meşhur söyleşide Türk askerinin çok geçmeden tası tarağı toplaması gerekeceğini belirtmişti.
Aslına bakarsanız Amerikan yönetimi 1 Mart'tan önce de işgal harekâtı çerçevesinde Türk birliklerinin Irak'a girmesini istemiyordu. Çünkü bu, bölge ülkelerini daha da rahatsız edebilir, yerel müttefik Kürtlerin şevkini kırabilir ve Saddam sonrası dönemde bölgede dengelerin oturtulmasını güçleştirebilirdi.
Kaldı ki Amerikalılara göre Türk birliklerinin Irak'a girmesi için somut bir neden de yoktu. PKK sinmişti, göç dalgası beklenmiyordu, insani bir felaketle de karşılaşılmaya-caktı Amerikalıların hesaplarına göre. Nitekim öyle oldu.
Buna karşılık Türkiye'nin 'kırmızı çizgiler'i vardı. Kürt oluşumunun palazlanmasını önlemeye ve Türkmenleri güçlendirmeye yönelik bu çizgilerin 1 Mart 2003 tarihli TBMM kararının ardından ABD tarafından pek kaale alındığını söylemek mümkün değil. O tarihten sonra ABD'nin artık ne bir şey talep etmesine ne de mazeret bulmasına gerek kaldı. Türk askerlerinin Irak'a girmemesi artık bir pazarlık unsuru falan değil, ABD'nin koşuluydu, dayatmasıydı. Kırmızı çizgiler önce pembeleşti, sonra da görünmez oldu.
Oysa o tarihe kadar Türkiye'nin gerek sınır ötesi harekâtları, gerekse bölgedeki sabit varlığı, zaman zaman bölge halkı ve merkezi yönetimle arasında gerginliğe yol açsa bile ABD tarafından anlayışla karşılanmıştı (Avrupa'nın ve Arapların tersine); aşırıya kaçılmadığı müddetçe sorgulanmamıştı. Bölgedeki otorite boşluğu ve Körfez Savaşı'nın paylaşılmayan faturası, ABD'ye pek söyleyecek söz de bırakmıyordu doğrusu.
Artık yeni bir Kuzey Irak var. 20 Mart'tan beri bölgede silgi de kalem de ABD'nin elinde. Epey bir süre daha ABD'de olacak. 'Süleymaniye baskını'nın altında bu mesaj da yatıyor.
Ankara halen PKK varlığını gerekçe gösterip Kuzey Irak'ta tutunmaya çalışıyor. Ama ABD'yi uzun süre oyalayabilmesi pek mümkün görünmüyor artık. Henüz resmi bir talep söz konusu değil ama ABD günü geldiğinde Türkiye'den Kuzey Irak'taki askeri varlığına tamamen ve fiilen son vermesini de isteyecek. Bölgedeki otorite boşluğu giderilip Türkiye için bir güvenlik sorunu olmaktan çıkınca Ankara'nın yapabileceği başka bir şey de yok. Doğrusu da budur zaten.
'Böyle mi olacaktı' derseniz o ayrı konu...