Mecburi istikamet

Meclis'in kararı bir tercih değil, zorunluluk. Aksini savunmak ise ya hayal ya da demagoji.

31 Ocak 2003 tarihli yazıyı şu soruyla bitirmiştim: 'Türkiye tarafını belli etmeyi daha ne kadar erteleyebilecek bakalım?'
5 Şubat'a kadarmış meğer yanıt.
Gerçi bir gün öncesinde Erdoğan açık etmişti Türkiye'nin ulusal çıkarları gereği Irak'a karşı ABD'nin yanında konumlanacağını. Ama yürütme düzeyinde resmi açıklama geçen çarşamba günü Gül'ün ağzından yapıldı.
Nitekim dün de Meclis'te bu 'konumlanma'nın yasamaya ilişkin ilk adımı atıldı: '...Türkiye'deki askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme, geliştirme, inşaat ve tevsi çalışmaları ile altyapı faaliyetlerinde bulunmak amacıyla ABD'ye mensup teknik ve askeri personelin üç ay süreyle Türkiye'de bulunmasına, bununla ilgili gerekli düzenlemelerin hükümet tarafından yapılmasına Anayasa'nın 92'nci maddesi uyarınca izin verilmesini arz ederim' yazılı tezkere kabul edildi.
Bir sonraki aşamada da yine Anayasa'nın 92'nci maddesi uyarınca 'TSK'nın yabancı ülkelere gönderilmesi' ve 'yabancı silahlı kuvetlerin Türkiye'de bulunması' kapsamında Irak'a asker gönderme ve Amerikan askerlerine Türkiye'de konuşlanmasına olanak tanıma izni istenecek Meclis'ten. Belki dünkü kadar kolay olmayacak ama Başbakan'ın önceki gün yaptığı açıklama ve yürütme ile yasama arasındaki tekil bağ göz önünde bulundurulursa o izinlerin de alınması kuvvetle muhtemel. Zaten Amerikan birlikleri ister geçici ister kalıcı olarak konuşlanmayacaksa dün alınan iznin manası ne?
Türkiye aslında bugüne kadar 'rol'ünü hiç de fena oynamadı. Dünkü karar ardından ne derler bilmem ama gerek Batı, gerekse Arap kamuoyunda Türkiye'nin savaşı önlemek için elinden geleni yaptığı, hatta bu yolda
bölgesel çapta öncülük ettiği görüşü hayli yaygın.
Kaldı ki Ankara bu yöndeki çabasını sürdürme kararlılığı yansıtan bir görüntü içinde. Amerikan kamuoyunda da 'gönülsüz' değil bekli ama 'temkinli' hatta 'fazla temkinli' bir müttefik olarak algılanıyor Türkiye.
Kim ne derse desin Meclis'te dün kabul edilen karar Türkiye adına mecburi istikamete doğru bir adım. Bir başka deyişle Ankara'nın dün itibarıyla geldiği nokta bir tercihten ziyade bir zorunluluk.
Bu kararı savunup savunmamak, eleştirmek başka bir şey ama 'Ankara aksi yönde davranabilirdi' diyenler ya hayal görüyor ya da demagoji yapıyor. Aynı durum, yukarıda değindiğim bir sonraki aşama için de geçerli.
Dahası nasıl ki bu savaşı önleyebilecek tek kişi -ister BM'ye 'teslim' olarak, ister çekip giderek- Saddam'sa, bunu sağlamanın tek yolu da Sadam'a aksi takdirde savaşın, dolayısayl kendisinin ve rejiminin
zorla yıkılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermek.
Tam da bu bağlamda savaş karşıtları bir noktayı gözden kaçırıyor. ABD'nin halihazırda süren askeri yığınağı da diplomatik seferberliği de ilk planda 'savaş iradesi'ni ortaya koymayı hedefliyor. Çünkü ABD
Saddam üzerinde ancak bu yolla caydırıcı bir etki yaratılabileceğine inanıyor, denetimlerle ya da BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla değil. Beyaz Saray'ın son dönemde -pek muhtemel görünmese de- Saddam'ın sürgüne gönderilmesi önerisine olumlu yaklaşmasının (gideceği ülkede yargılanma korkusu olmadan ailesiyle birlikte yaşayabileğine ilişkin güvence vermek dahil) nedeni de bu.
Ankara'nın aldığı ve alacağı kararlara bir de bu açıdan bakılmalı.
Savaş hâlâ önlenebilir. Bu Saddam'a bağlı.
Saddam savaşı seçerse Saddam sonrası Irak'ta ve Ortadoğu'da kısa vadede istikrar, orta vadede barış ve uzun vadede demokrasi için 'olmazsa olmaz' iki koşul var: ABD öncülüğünde uluslararası bir yükümlülük ve Filistin-İsrail sorununun çözümü.
Gerisi boş laf.