Önce taraflar kendini bulsun

Aslında her şey Şaron'un geçen ay ortasında söylediği şu sözlerle başladı: "2005'te Filistinlilerle ilişkilerimizde tarihi açılım fırsatı söz konusu.

Aslında her şey Şaron'un geçen ay ortasında söylediği şu sözlerle başladı: "2005'te Filistinlilerle ilişkilerimizde tarihi açılım fırsatı söz konusu. Yıllardır beklediğimiz bir açılım bu. Artık zamanı geldi. Ulusal bir sınavla karşı karşıyayız."
Birkaç gün sonra da Bush'tan şu sözleri duyduk: "İkinci başkanlık dönemimde Ortadoğu barışı önceliklerimizden biri olacak. Biliyorum, şimdi bütün dünya bu sözlerimin boş laftan ibaret olup olmadığını, barış sürecini ilerletme zamanının geldiğine hakikaten inanıp inanmadığımı soracak. Yanıtım şudur: Barış sürecini ilerletmenin zamanı gelmiştir."
Şaron'un ve Bush'un barış süreci konusunda dilini çözen gelişme hiç kuşku yok ki Arafat'ın sahneden çekilmiş bulunması. İki lider de Arafat'ı bir 'barış ortağı' olarak görmediği için muhatap kabul etmiyordu. Barış sürecini tek başına Arafat'ın kilitlediğine Bush ve Şaron'dan başka hiçbir dünya lideri inanmıyor olabilir. Ancak bu, ne Bush ve Şaron'un neye inandığının önemini azaltır, ne de Arafat'ın sahneden çekilmesiyle, barış sürecinin önündeki fiziki ve psikolojik engellerden birinin kalktığı gerçeğini değiştirir.
Kuvvetle muhtemel ki Filistin'de bugün yapılacak seçimler sonucunda Abbas, başkanlığa seçilecek. Ancak Abbas'ın seçilmesi yeni bir başlangıcı simgelemekten öte anlam taşımayacak. 9 Ocak'ın İsrail-Filistin ilişkilerinde bir 'milat' olarak tarihe geçmesi için hem ikili, hem bölgesel, hem uluslararası düzlemde yapılması gereken çok iş var.
Her şeyden önce Abbas'ın başkanlığa seçildikten sonra, hem tüm Filistinlilere liderliğini kanıtlaması, hem de başta İsrail ve ABD'ye 'aranan muhatap' olduğunu göstermesi gerekecek. Abbas, bir yandan halkının hak ve refahını gözetip bağımsız devlet umudunu diri tutmak, öte yandan İsrail'in başta güvenlik olmak üzere ABD destekli beklentilerine yanıt vermek durumunda. Bu, Arafat gibi tarihi ve karizmatik bir kişiliğin bile kuramadığı, kurduğunda da koruyamadığı bir denge.
Şaron'un işi de kolay değil. Gazze'den çekilme planını meclisten geçirmeyi başardı ama uygulamanın önünde aşılması zor, pratik ve siyasi engeller var. Yerleşimciler, plana şiddetle karşı çıkıyor. Son olarak sivil itaatsizlik çağrısında bulundular. Şaron bırakınız mevcut koalisyon ortaklarını, kendi partisini bile tam olarak ikna edebilmiş değil plana. Bu yüzden şimdi İşçi Partisi'yle koalisyon arayışında. Kaldı ki, altından kalkılabilse bile Gazze'den çekilme planı, Batı Şeria için çok daha zorlu olacağı kuşku götürmez benzer bir planla desteklenmedikçe güdük kalmaya mahkûm. Şaron şu anda böylesi bir ikinci adımı telaffuz dahi etmiyor.
İşin bölgesel boyutuna gelince... Oslo sürecinin yürüyememesinin nedenlerinden biri de Suriye, Irak (o zamanki) ve İran'ın, söz konusu süreci ulusal çıkarları ve güvenlikleri açısından bir tehdit olarak görmesi ve bu yüzden süreci istikrarsızlaştırıcı, hatta baltalayıcı örgütleri desteklemesiydi. Irak bir devlet olarak bu bağlamda devreden çıkmış görünüyor. Ancak Suriye ve İran'ın tutumunda gözle görülür bir değişiklik yok.
Uluslararası düzlemde anahtar ülkenin ABD olduğuna kuşku götürmez. BM edilgin. AB hem görece bir ilgisizlik içinde, hem İsrail tarafında 'Filsitin yanlısı' olarak görülüyor. Arafat'a yönelik tutumu nedeniyle Filistinliler nezdinde saygınlığı zedenlenmiş bulunsa da gücü ve etkinliğiyle Bush yönetimi ister tek başına ister içinde yer alacağı bir çokyanlı girişimle hâlâ dış desteğin tek adresi.
Tam da bu açıdan Bush'un sözünü ettiği sorunun varlığı doğru: Bütün dünya Washington'ın barış süreci için ağırlığını koyup koymayacağını merak ediyor. Umulur ki Bush'un kendi sorusuna verdiği yanıt da doğrudur...
Bu bağlamda Türkiye'nin Suriye-Filistin-İsrail üçgeninde soyunduğu arabuluculuk hamlesinin, bir iyi niyet girişiminden öteye gitmesini beklemek hayalcilik olur. Ortadoğu'da tarafların arasını bulmaya girişmeden önce, tarafların kendilerini bulmasını beklemek gerekiyor. Ancak o zaman bir fırsat penceresinden söz edilebilir. Yoksa Ortadoğu, yavaş yavaş açılan sonra da hızla kapanıp paramparça olan fırsat pencelerini çok gördü...