Oyunun kuralı değişti

Britanya ve İsrail, ABD'nin iki stratejik ortağı. Türkiye bugün yalnızca </br>bölgesel müttefik'.

20 Mart 2003'ten, yani Irak'a yönelik Amerikan bombardımanının başladığı günden itibaren, ülkenin genelinde olduğu gibi kuzeyinde de oyunun kuralları değişti. Türk-Amerikan ilişkileri tarihine 'Süleymaniye vakası'
olarak geçeceğe benzeyen 4 Temmuz 2003 tarihli olay, bu yeni kurallar çerçevesinde girişilmiş bir hamle.
Bu hamleyi, çok boyutlu olarak ele almak lazım; yalnızca yöntemi tartışarak bir yere varamayız. Türkiye'de yarattığı rahatsızlıktan ötürü doğal olarak baskının yöntemi üzerinde duruldu daha çok. Ancak baskının nedenlerini ve bağlamını anlamaya çalışmazsak (sonuçlar üzerinde durmak için henüz erken) yönteme ilişkin yorumlar da yarım kalır.
Önce kimilerinin yeni yeni anladığı, daha önce de yazdığım bir gerçeği yineleyeyim: Türkiye ile ABD hiçbir zaman 'stratejik ortak' olmadı. Ne Soğuk Savaş sırasında, ne de sonrasında. 'Stratejik ortaklık' için ortak çıkarlar yetmez, ortak idealler de gerekir.
Türkiye ile ABD arasında ikili ilişkilerin iki döneminde de yer yer ve zaman zaman ideal ve çıkar çatışmaları söz konusu oldu. 'Süleymaniye vakası' zincirin son halkası.
ABD'nin bugün gerçek anlamda iki stratejik ortağı var dünyada: Britanya ve İsrail. Bu ortaklık son olarak Irak'ta sınandı ve onaylandı.
Türkiye-ABD için başından beri yalnızca ve yalnızca 'bölgesel müttefik' olageldi. Washington aynı zamanda Türkiye'yi jeostratejik konumundan ötürü 'pivot ülke' olarak da gördü hep. Bu yüzden çıkarları doğrultusunda askeri temelli bu müttefikliği, çeşitli alanlarda işbirliğiyle ve Türkiye'nin başta AB olmak üzere Batılılaşmaya yönelik açılımlarına destekle pekiştirdi.
1 Mart tarihli TBMM kararıyla Türkiye'nin Washington nezdindeki 'bölgesel müttefik' konumu sarsıldı. Önceki ve sonraki adımlar, iki ülke ilişkilerinde açılan arayı kapatmaya yetecek boyutlara ulaşamadı, ulaşamazdı da. Hatta ABD, Ankara'nın attığı adımlara karşılık vermeyi bile düşünmedi (geçenlerde Gül'ün de itiraf ettiği Ziyal'in neredeyse bir ay önce sunduğu önerilere Washington hâlâ yanıt bile vermiş değil). Oysa Ankara aksini düşünüyor ve savunuyor, 'hiçbir şey olmamış gibi' yola devam edileceğini sanıyordu. Çünkü Türkiye'yi yönetenler nasıl 11 Eylül'ün ABD üzerinde yarattığı etkiyi ve ABD'nin vereceği tepkiyi okuyamadıysa 1 Mart tarihli TBMM kararının etkisini ve ABD'nin vereceği tepkiyi de okuyamamıştı. (Eski Amerikalı elçi Abramowitz'e TBMM kararının Washington'da yarattığı hava ancak Johnson Mektubu'nun Ankara'da yarattığı havayla kıyaslanabilirdi).
Dolayısıyla 1 Mart sonrasında iki ülke arası ilişkilerdeki işbirliği boyutu, tabii ki tamamen ABD'nin inisiyatifinde olarak, belli bir dengede tutulmaya çalışılmakla birlikte ittifak boyutu zaten gerileyebileceği kadar gerilemişti (Honduras'tan bile asker istenirken Türkiye'nin kapısının çalınmaması başka nasıl açıklanabilir). 'Süleymaniye vakası'yla ittifak boyutu dibe vurdu.
Baskın sonrasında en fazla tartışılan konulardan biri, inisiyatifin derecesi oldu. Lokal mi, genel mi? Evet, askeri inisiyatif lokal olarak kullanılmış olabilir. Uzmanı değilim ama koca Irak'ta hemen her gün o kadar çok kontrol, baskın, harekât vs. planlanıp yürütülüyor ki her askeri inisiyatifin ta tepeden onaylanması zayıf ihtimal. Kaldı ki bu netice itibarıyla hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü önemli olan, yukarıda anlatmaya çalıştığım çerçevede, 1 Mart'tan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde oluşan genel siyasi havanın böylesi bir askeri lokal inisiyatife müsait olması. O inisiyatifi kullanan askerin komutanları Pentagon'da oturuyor ve o komutanların başındaki bakanların, bakan yardımcılarının Türkiye hakkında ne düşünüp ne söyledikleri de sır değil...
İkili ilişkilerdeki bu değişim, 'Süleymaniye vakası'nın, içinde vuku bulduğu bağlamın bir parçası. Öbür parçayı ise Kuzey Irak oluşturuyor. O Kuzey Irak ki eğer Türkiye ABD ile ilişkilerini yeniden tanımlayacaksa oradan başlaması gerekiyor... Pazara...