Özkök, Kıbrıs, hukuk

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, geçen pazar günü Radikal'de yayımlanan söyleşisinde özellikle Kıbrıs sorunu bağlamında üstünde durmaya değer ifadeler kullandı.

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, geçen pazar günü Radikal'de yayımlanan söyleşisinde özellikle Kıbrıs sorunu bağlamında üstünde durmaya değer ifadeler kullandı.
Benim çıkış noktam Özkök'ün kullandığı şu cümleler olacak: "Kıbrıs, AB'ye girerse Türk Silahlı Kuvvetleri orada AB topraklarının bir kısmını işgal etmiş olacak sözü karşı tarafın sözü. Bizim için öyle değil. Biz orada bir uluslararası anlaşmaya istinaden bulunuyoruz. Bu işgal değil. Biz hep 'müdahale' kelimesini kullandık. Onlar öyle desinler."
Özkök diyor ki, "Biz orada (Kıbrıs) bir uluslararası anlaşmaya istinaden bulunuyoruz."
Bu doğru bir saptama değil.
Özkök'ün bahsettiği uluslararası anlaşma 1960 tarihli Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kuran Londra ve Zürih anlaşmalarına ek olarak imzalanan Garanti Anlaşması. Britanya, Yunanistan ve Türkiye'nin imzalarını
taşıyan bu anlaşma 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin tanınması ve korunması' ve 'Anayasa ve oluşturulan düzene uyulmasının güvenceye alınması' amacıyla kaleme alınmıştır. Anlaşma BM Şartı'nın 102'nci maddesi gereği BM Genel Sekreterliği nezdinde tescil ettirilip uluslararası bir nitelik kazanmıştır.
Özkök'ün ima ettiği madde de beş maddelik bu anlaşmanın iki paragraflık 4'üncü maddesidir ve aynen şöyledir:
"Yunanistan, Türkiye ve Britanya işbu anlaşmanın hükümlerinin herhangi birinin ihlali halinde söz konusu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli girişim ve önlemlerde bulunmak amacıyla aralarında danışmalarda
bulunma yükümlülüğünü üstlenir.
Ortak veya beraberce harekete geçilememesi durumunda üç garantör devletten biri, ancak ve ancak işbu anlaşmanın oluşturduğu düzeni yeniden kurmak amacıyla harekete geçme hakkını saklı tutar."
Bu cümlelerdeki kritik ifadeler 'işbu anlaşmanın (...) söz konusu hükümler(in)e uyulmasını sağlamak için' ve 'ancak ve ancak işbu anlaşmanın oluşturduğu düzeni yeniden kurmak amacıyla' ifadeleridir.
Söz konusu düzen 1963'te Rum tarafının 13 maddelik anayasa değişikliği paketini tek taraflı gündeme getirmesi, buna karşılık Türk tarafının temsil organlarından çekilmesiyle 'fiili olarak' çöktü. Bu fiili durum 1974'e dek sürdü. Aynı yılın 15 Temmuz'unda EOKA B öncülüğündeki Rum faşistler darbe yaparak söz konusu düzeni siyasi olarak da çökertti. O noktada Türkiye tam da Garanti Anlaşması'nın 4'üncü maddesinin ikinci paragrafında kendisine tanınan hakkı kullanarak adaya askeri müdahalede bulundu. Her şey normaldi. Hem meşru hem de hukuki bir temeli vardı Türkiye'nin müdahalesinin. Uluslararası kamuoyunda da 'hava' bu yöndeydi.
Ancak Türkiye'nin müdahalesinin uluslararası kamuoyunda gayrimeşrulaşıp uluslararası hukuk nezdinde gayrihukukileşmesi, dolayısıyla uluslarası
'hava'nın değişmesi fazla sürmedi. Çünkü çok geçmeden anlaşıldı ki Türkiye Garanti Anlaşması'nın kendisine tanıdığı hakkı 'işbu anlaşmanın (...)
söz konusu hükümler(in)e uyulmasını sağlamak için' ve 'ancak ve ancak işbu anlaşmanın oluşturduğu düzeni yeniden kurmak amacıyla' kullanmamıştı. Türkiye'nin amacı adada yeni bir siyasi düzen kurmak, askeri olarak adada kalıcı hale gelmek ve nihayet Doğu Akdeniz'e yönelik stratejik bir hamle yapıp Kıbrıs'ı bir köprübaşı haline getirmekti. Türkiye zaman içinde amacına adım adım ulaştı.
Bu noktadan sonra uluslararası hukuk nezdinde Türkiye'nin yaptığı
'müdahale' olmaktan çıkıp 'işgal'e dönüşmüştür. Zaten bu yüzden BM Güvenlik Konseyi 1974'ten itibaren Kıbrıs'a ilişkin aldığı hemen hemen bütün kararlarda Türkiye'yi adadaki askeri varlığına son vermeye çağırır.
Uluslararası hukuka ve BM kararlarına aykırı olarak müdahelenin ardından adanın kuzeyinde yaşayan Rumların topluca göç etmek durumunda kalması,
adaya Türkiye'den nüfus nakli yapılması, 1983'te KKTC adıyla tek taraflı devlet ilan edilmesi, AB'nin Kıbrıs'ta çözümsüzlüğü Türkiye'nin üyeliği önünde engel olarak görmesi, Ankara'nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Kıbrıs'a ilişkin kararlarıyla mütemadiyen ters düşmesi ve nihayet önceki gün bir davadan ötürü Avrupa Konseyi'nin 'ültimatom'uyla karşı karşıya kalması... Bunları hangi uluslararası anlaşmayla açıklayabiliriz?
Dış politika oluşturma ve yürütme sürecinde uluslararası hukuk elbette tek belirleyici değildir, bunu biliyoruz. Ancak Kıbrıs'ta uluslararası hukuk Türkiye'nin yanında değil, bunu da bilelim.