Referandum

Halen yürürlükte bulunan AB Anlaşması'nın 49'uncu maddesinin ikinci paragrafı şöyle: 'Katılım koşulları ve birliğin temelini oluşturan anlaşmalarda söz konusu katılım gereği yapılacak değişiklikler...

Halen yürürlükte bulunan AB Anlaşması'nın 49'uncu maddesinin ikinci paragrafı şöyle: 'Katılım koşulları ve birliğin temelini oluşturan anlaşmalarda söz konusu katılım gereği yapılacak değişiklikler, üye devletlerle aday devlet arasında imzalanacak bir anlaşmayla belirlenir. Bu anlaşma, ilgili anayasal gereklilikleri uyarınca tüm imzacı devletlerin onayına sunulur.' 1 Kasım 2006'da yürürlüğe girmesi beklenen Avrupa Anayasası'nda da aynı gerekliliklere dikkat çekiliyor (Bölüm 1, Madde 58, Fıkra 2).
Kastedilen, katılım anlaşmasının yürürlüğe sokulması için gerek üye, gerekse aday ülkenin kendi hukukuna göre yapması gereken işlemler. İstisnai de olsa referandum da bu işlemlerden biri olarak devreye girebiliyor.
Üye ülkelerce referanduma bugüne kadar pek gerek görülmemesinin nedeni, aday ülkelerin katılımı konusunda, gerek siyasi, gerekse toplumsal düzlemde genel bir mutabakat bulunmasıydı. Siyasi liderlikler üzerinde referandum için toplumsal bir baskı oluşmadı. Siyasi düzlemde de kendiliğinden böyle bir gereklilik görülmedi. Bunun yerine, üye ülkeler, herhangi bir adayın katılımına ilişkin kaygılarını ve çekincelerini müzakere sürecinde masaya taşıdı ve elinden geldiğince bu katılımın olası sakıncalarını ortadan kaldırmaya çalıştı.
Üyelik sırasındaki Romanya, Bulgaristan ve bu yıl içinde üyelik müzakerelerine başlanması beklenen Hırvatistan için de üye ülkelerde siyasi-toplumsal bir mutabakat var.
Türkiye'nin durumu farklı. AB'de Türkiye'ye yer olup olmadığı öteden beri tartışma konusu. Tartışmada, Türkiye'nin lehine ve aleyhine ekonomiden kültürel kimliğe, nüfustan jeopolitiğe kadar uzanan hayli geniş bir alanda savlar öne sürülüyor. Ancak her iki taraf da Türkiye'nin üyeliğinin, AB'yi bugüne kadarki katılımlarla kıyaslanamayacak ölçüde etkileyeceğinde, değiştireceğinde, hatta dönüştüreceğinde hemfikir. Nitekim Avrupa Komisyonu da AB Konseyi'ne Ankara'yla üyelik müzakerelerini başlatma önerisinde bulunduğu rapora, Türkiye'nin katılımının AB'ye etkisine ilişkin uzun bir değerlendirme ekleme gereği duydu.
Katılım günü geldiğinde durum ne olur bilinmez ama halihazırda Türkiye için ne tek tek üye ülkelerde, ne de AB çapında lehte bir mutabakat söz konusu. Hatta kamuoyu bazında ibre Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlara dönük. İktidardaki liderler, 17 Aralık'ta Türkiye'nin üyelik sürecini bir sonraki aşamaya taşıma kararı aldı almasına ama, hepsi bunun belli siyasi riskler taşıdığının farkında. Bu riskleri de hem Türkiye'nin üyelik sürecini sıkı koşullara bağlayarak, hem de üyeliğin özellikle ekonomik etkisini sınırlayıcı bazı önlemler koyarak 'pazarlanabilir' kılmaya çalıştılar.
Kaldı ki kamuoyları bir yana, ülkelerin siyasi liderlikleri arasında da Türkiye lehinde bir görüş birliği yok. Almanya'da mevcut iktidar Türkiye'nin en ateşli savunucularından, ancak Türkiye'nin üyeliğine en etkin biçimde karşı çıkan muhalefet partisi de yine Almanya'da. Fransa'da Chirac nihai tahlilde Türkiye'nin üyeliğinden yana olduğunu söylüyor. Ancak Chirac'ın halefi olacağına kesin gözüyle bakılan Sarkozy, Türkiye karşıtı cephenin başını çekiyor. Her iki ülkede de Türkiye için referandum yapılacacağı anlaşılıyor. Avusturya'da Türkiye'nin üyeliği konusunda referandum düzenlenecek gibi. Referandumcu ülkelerin sayısı artabilir.
Teorik olarak, bırakın Fransa'yı, Almanya'yı, 400 bin nüfuslu Malta'da bile seçmenlerin yüzde 51'inin 'Hayır' demesi durumunda Türkiye'nin üyeliğinin gerçekleşmemesi söz konusu. Acı ama gerçek...
Üyelik gününe kadar Türkiye'nin, Avrupa'nın hem siyasi hem toplumsal düzlemde 'zihnini ve kalbini' kazanabilmesi için üyeliğin nesnel koşullarını, yani Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirmekten başka yapabileceği başka bir şey yok. Türkiye rasyonel kriterleri aşar da irrasyonel önyargıları aşamazsa bu da Avrupa'nın sorunu olur ki, Türkiye'nin o konuda da yababileceği bir şey yok.