Satır araları

Mesele diplomatikse, üstüne üstlük muhatap da Fransızlarsa, söylenenleri, dikkatli okumak gerekir, satır aralarını da atlamadan.</br>Fransa, Türkiye-AB-Kıbrıs meselesindeki ilk çıkışını 2 Ağustos'ta yaptı.

Mesele diplomatikse, üstüne üstlük muhatap da Fransızlarsa, söylenenleri, dikkatli okumak gerekir, satır aralarını da atlamadan.
Fransa, Türkiye-AB-Kıbrıs meselesindeki ilk çıkışını 2 Ağustos'ta yaptı. De Villepin sözcüğü sözcüğüne şöyle diyordu Europe 1 adlı radyo kanalına: "AB'nin her üyesi, yani 25'ini birden tanımayan bir ülkeyle herhangi türden bir görüşme sürecine başlanabileceğini aklım almıyor. (AB'yle) konu ne olursa olsun bir görüşme sürecine girmek, önce üyelerin her birini tanımayı gerektirir." De Villepin, radyo muhabirinin, "Bu söyledikleriniz Türkiye'yle görüşmelere başlanmasının ertelenebileceği anlamına mı geliyor" yollu sorusuna da yine sözcüğü sözcüğüne şu yanıtı veriyordu: "Tabii ki. Türkiye'den bu görüşme sürecine girmeyi gerçekten istediğini göstermesini bekliyoruz, acilen, acilen. Tutumumuzu, ortaklarımızla yapacağımız görüşmede netleştireceğiz."
Şimdi de Chirac'ın önceki gün Barroso'ya söylediği sözlere bakalım: "Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımayı reddetmesini ortaklarımızla ele almak istiyoruz. Türkiye'nin ek protokolü imzalarken yayımladığı deklarasyonda Kıbrıs'a ilişkin pozisyonunun değişmediğini vurgulaması siyasi ve hukuki sorunlar barındırıyor ve muhtemel üye ülkelere yönelik beklentilerimizle uyuşmuyor. Gümrük Birliği'nin uygulanmasına ilişkin güvenceler ve açıklamalar gerekiyor."
Fransa'nın çıkışının iç politikadan kaynaklanan nedenlerine daha önceki yazılarda değinmiştim. O yüzden burada yinelemeyeceğim bu nedenleri...
Fransa'da dış politika cumhurbaşkanlığınca yönlendirilir. Dolayısıyla aslolan hükümetten ziyade başkanın ne dediğidir. Bu açıdan bakıldığında, De Villepin ile Chirac'ın açıklamaları arasında bir nüans, hatta fark var.
Başbakan, Türkiye'nin Kıbrıs'ı tanımamasının, Ankara'ya üyelik müzakerelerini başlanmasını pekâlâ engelleyebileceğini söylüyor. Başkanın sözlerinde bu netlikte bir neden-sonuç ilişkisi yok. De Villepin, doğrudan doğruya tanıma meselesenin üzerinde dururken, Chirac daha ziyade, Türkiye'nin ek protokole ilişkin deklarasyonunun, Gümrük Birliği'nin uygulanabilirliğine düşürdüğü gölgeye vurgu yapıyor.
Dahası her iki lider de nihai kararlarını vermediklerini, önce AB ortaklarıyla tartışacaklarını belirtiyor. Ama asıl önemlisi şu: De Villepin de, Chirac da Fransa olarak tek başlarına Türkiye'yle görüşmelere başlanmasını veto edebileceklerini söylemekten geri duruyor.
Elbette kapalı kapılar ardından yapılan hesapları kestiremeyiz. Ancak Fransa'nın, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'ne göz kırptığı da ortada. Bir başka deyişle, bu ikiliden biri ya da ikisi birden 3 Ekim'e giden süreçte, tanımama ya da deklarasyon sorununu öne çıkararak, Türkiye için öngörülen 'Müzakere Çerçevesi'ni ağırlaştırma, bu da olmadı Türkiye'yle müzakerelere başlanmasını veto etme çabalarında Fransa'yı arkasında bulacak.
Bu açıdan önümüzdeki ayın başında yapılacak AB dışişleri bakanları toplantısı hakikaten kritik önemde. Burada hem diğer AB üyelerinin Fransa'nın çıkışı karşısındaki tutumları netleşebilir, hem de Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin.
Şu ana kadar Avrupa Komisyonu, Fransa'nın itirazına pek kulak asmadı. Britanya ve Almanya gibi iki ağır top da Ankara'ya verilen sözün tutulması ve müzakerelere 3 Ekim'de başlanması gerektiğini bildirdi. Fransa AB içinde doğrudan ve yüksek sesli destek bulamadı. Ancak bu, Paris'in söz konusu itirazının AB içinde konuşulmadığı, tartışılmadığı anlamına gelmiyor. Söz konusu toplantıda bu tartışmalar sonuca bağlanabilir.
Her halükârda Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin takınacağı tutum belirleyici olacak gibi görünüyor. Yunanistan ve Kıbrıs'ta bu konuda hararetli bir tartışma yürütülüyor. 'Fransa'nın peşine takılmak hata olur, çıkarlarımız Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin sürmesindedir" diyenler de var, "Fransa'nın sunduğu fırsat kaçırılmaz, Ankara'yı sıkıştıralım" diyenler de. Liderlerin hangi çağrıya kulak vereceği henüz belli değil... Karamanlis'in pasif, Papadopulos'un oportunist kişiliği pek ümitvar bir tablo ortaya koymasa da, sonuçta realizm de ağır basabilir...