Savaş kolay

Afganistan'dan sonra 'Büyük Ortadoğu'nun jeopolitik haritasını yeniden çizecek savaşın ikinci cephesi de Irak'ta açıldı.

Afganistan'dan sonra 'Büyük Ortadoğu'nun jeopolitik haritasını yeniden çizecek savaşın ikinci cephesi de Irak'ta açıldı. Bu cephenin nerede açılacağı nasıl ta başından beri belli idiyse nasıl kapanacağı da belli: Irak'ın yenilgisiyle.
Belli olan bir şey daha var. Savaşın Afganistan ve Irak'la sınırlı olmayacağı. Araçlar değişebilir ama ABD aynı amaç doğrultusunda başka cepheler de açacak Ortadoğu'da. Mesela İran, mesela Suriye, mesela Lübnan...
Ama şimdi Irak'ı konuşmak lazım.
ABD için asıl zorluk ne Irak'a saldırı öncesinde karşılaştığı diplomatik direnişti ne de saldırı sırasında karşılaşacağı fiziki direniş olacak. ABD için asıl zorluk silahlar sustuktan sonra başlayacak: Irak'ın yeniden yapılandırılmasına yönelik siyasi ve ekonomik süreç. Ya da şöyle söyleyeyim: Asıl zorluk savaşı kazanmak değil Amerikalılar için, barışı kazanmak.
Peki ama nasıl?
İki temel gereği var barışı kazanmanın. İlki, ABD'nin Irak'ta İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya ve Japonya'da üstlendiği türden bir sorumluluk üstlenmesi. Irak'ın normalleştirilmesi, içeride istikrarlı ve demokratik, dışarıda rasyonel ve barışçı bir ülkeye dönüştürülmesi için uzun süreli ve kapsamlı bir taahhütte bulunması. Bu bağlamda koşulları farklı olmakla birlikte ABD'nin Afganistan'da ortaya koyduğu performansın pek de parlak olmadığını not etmek lazım.
Barışı kazanmanın ABD açısından ikinci temel gereği Ortadoğu'da 'tüm kötülüklerin anası' sayılabilecek Filistin-İsrail sorununa kalıcı ve adil bir çözüm bulunması. Halihazırda Washington bu konuda önceliği Filistin'de siyasi reforma vermiş durumda. Neredeyse 'zorla' Arafat'ı bir başbakan atamaya zorladılar. Bir noktada çözüm için başka bir düzlemde de olsa belli bir zihniyet değişikliğini İsrail liderliğine de dayatmak durumundalar.
ABD bu iki temel gerekliliği yerine getirmezse bir kere şu an kurabildiği sınırlı koalisyonu bile zor bulur arkasında. Her iki konuda da özellikle Irak'a karşı Bush'un baş destekçisi konumundaki Blair'in ciddi beklentileri
var ABD'den. Hatta denebilir ki Blair siyasi kariyerini bu iki koşula bağlamış durumda. Son olarak Bush, Blair ve Aznar'ın Azor Zirvesi'nden sonra yayımlanan bildiride her iki konuya da göndermede bulunulması dikkatten kaçmasın.
* * *
Böyle olacağı belliydi. Biz hep işin ekonomik boyutuna yoğunlaştık ama ABD ile Türkiye arasındaki görüşmelerin hassas noktası Kuzey Irak'tı. Kuzey Irak, savaş boyunca askeri boyutuyla, savaş sonrasında ise siyasi boyutuyla Ankara'nın başını ağrıtacak. Kürtler ve genel olarak Irak muhalefeti Türk askerlerinin bölgeye girmesine başından beri karşı. Bölge ülkeleri ve Arap âlemi de. AB, PKK'yla mücadele sırasında bile Türk askerlerinin Kuzey Irak'a girmesini yüksek sesten eleştirirdi. Şimdi pekâlâ eleştiriyor.
Ama tabii ki asıl mesele ABD'yle artık. Washington Türkiye'nin PKK'yla mücadele amaçlı sınır ötesi harekâtlarını anlayışla karşıladı hep. Irak savaşı bağlamında ise sanılanın aksine Türk askerinin bölgeye girmesini pek istemiyordu Amerikalılar. Çünkü yerel müttefikleri Kürtleri yabancılaştırmak istemiyordu. Onlara hem savaşta hem savaş sonrasında ihtiyacı olacaktı çünkü. Ancak Ankara'nın ısrarı sonucunda ve Türkiye'nin lojistik desteğini alabilmek için Kürtlerin ve diğer muhaliflerin homurdanmasına karşın Türk askerlerine bölgede bir hareket alanı tanımaya razı oldu. Ne var ki tezkere TBMM'de reddedilince bu rıza da haliyle berhava oldu.
Ancak Türkiye Kuzey Irak'a girme ısrarından vazgeçmiş değil. Bu da Türk askerlerini yerel güçlerle çatışma riskine sokuyor. Mutabakata varıldığına ilişkin açıklamalara karşın Washington'dan da peş peşe uyarılar geliyor Ankara'ya, bölgeden uzak durması için.
İşte fiyasko Irak diplomasisinin yansımalarından biri. Üstelik bir de bunun Saddam sonrası döneme ilişkin yansımaları olacak. Türkiye'nin Irak vizyonu ile ABD'nin ve Iraklı muhaliflerin Irak vizyonu da birbirini tutmuyor. En başta da şu federal Kürt devleti meselesi var...