Tabii ki Denktaş suçlanacaktı

Olacağı buydu: Annan 1999 Helsinki'den 2002 Kopenhag'a ve 2003 Lahey'e uzanan süreçte Kıbrıs'ta çözüme ulaşılamamasının baş sorumlusu olarak Denktaş'ı gösterdi.

Olacağı buydu: Annan 1999 Helsinki'den 2002 Kopenhag'a ve 2003 Lahey'e uzanan süreçte Kıbrıs'ta çözüme ulaşılamamasının baş sorumlusu olarak Denktaş'ı gösterdi.
10-11 Mart tarihli Lahey zirvesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yapılan açıklamalardan belliydi böyle olacağı. Kaldı ki o gün faturayı Denktaş'a kesen yalnızca Annan değildi. AB ve ABD'den de benzer açıklamalar yapılmıştı. Dolayısıyla şaşılacak bir şey yok Annan'ın raporunda.
Rapor bu hafta BM Güvenlik Konseyi'nde ele alınıp onaylanacak ve çözümsüzlükten Türk tarafını sorumlu tutan bir BM Güvenlik Konseyi kararının daha temelini oluşturacak.
Annan'ın raporunda üzerinde durulması gereken nokta başka. BM şefi, kendi adıyla anılan planın hâlâ masada bulunduğunu ancak kendisinin planla ilgili herhangi bir girişimde bulunmayacağını belirttikten sonra kapıyı açık bırakmayı ihmal etmiyor: Annan 'başarılı bir sonuç için siyasi irade ortaya koyulursa' yeniden devreye girebileceğini ima ediyor. BM şefi bu siyasi iradeyi görmek istediği adresi de saklamıyor: 'Türk hükümeti.' Şöyle demiş Annan: Türk hükümetinin yakın gelecekte çözüm arayışına tam destek vermesini umuyorum, bu destek olmadan bir çözüme ulaşılması zor.'
Bu köşede de dile getirildi çözüm için tek gerekenin siyasi irade olduğu. Ve bu iradeyi koyması gereken tarafın da en başta Ankara olduğu.
Gelgelelim Ankara bugün bile hâlâ sorunun etrafında dönüyor. Olmayacak beşli çözüm girişimlerinden, Denktaş'ın reddedileceği başından belli önerilerinden medet umuluyor.
Yine de Annan'ın ifade ettiği yeni Türk hükümeti çözüm için bir şans. AKP Kıbrıs'ta çözüm için gerekli iradeyi ortaya koyamamış olabilir ancak şu noktayı göz ardı etmemek lazım: AKP'nin söylemi ve niyeti başından beri ve hâlâ çözüm yönünde.
Çözüme dönük ne inandırıcı bir söylem ne de göstermeliğin ötesinde esaslı bir niyet barındıran 'devlet politikası'nın güdümündeki 'gelmiş geçmiş' tüm partilerle, dahası halihazırdaki muhalefet partisiyle karşılaştırıldığında AKP'nin önemi daha iyi anlaşılır.
3 Kasım'dan bu yana çözümsüzlüğün, yani statükonun da pekâlâ bir çözüm olabileceğinin ifade edilmemesi, KKTC'nin Türkiye'ye iltihakının bir seçenek olmaktan çıkarılması ve nihayet her şeye rağmen çözüm umudunun diri tutulmaya çalışılması kaydadeğer. Çünkü bunlar alt alta koyulduğunda AKP'nin Türkiye-Kıbrıs-AB denklemini doğru kurduğunu gösteriyor.
Ancak çözüm yönünde siyasi irade ortaya konulup Denktaş'a ve Denktaş'ı arkalayan/destekleyen askeri-sivil bürokrasiye, kısacası Kıbrısçılara kabul ettirilerek masaya yansıtılmadığı, hatta Denktaş ve Kıbrısçıların çözümsüzlük iradesine yenik düşüldüğü için AKP'nin tüm bu artıları son olarak Lahey'de sıfırla çarpıldı. Ve Türk tarafı köşeye sıkıştı. Şimdi de o köşeden kurtulmaya çalışıyor... Ama olmuyor, böyle giderse olmayacak da...
Evet, Türk tarafı hâlâ sorunun etrafında dönüyor...
Ve anlaşılan o ki tokmak Denktaş ve Kıbrısçıların elinden alınmadığı sürece dönmeyi sürdürecek.
Bu noktada Erdoğan'a naçizane tavsiyem kendisini kimin kandırdığını bir kez daha düşünmesi enine boyuna... Sandığı gibi Annan mı, yoksa Denktaş ve Kıbrısçılar mı? Doğru yanıtı bulmak için hâlâ zamanı var...
Bir nokta daha: Çözümün ve AB üyeliğinin önündeki başlıca engelin Denktaş olduğu bir kez daha ortaya konduğuna göre en geç Aralık 2003'te Kuzey Kıbrıs'ta yapılacak seçimler daha da önem kazandı. Malum, KKTC'de
'görüşmeci'yi Meclis atıyor. Çözüm ve AB üyeliği yanlısı partilerin çoğunlukta bulunacağı bir meclis Denktaş'ın 'görüşmeci' sıfatını kaldırarak
Kıbrıslı Türklerin makus talihini yenebilir. Tabii Ankara'nın da yardımıyla... Velhasıl Ankara ve Lefkoşa'da yapılacak çok iş var. Kuzey Kıbrıs'ın ve Türkiye'nin AB ufkunun kararmaması için...