Talihsiz bir kahraman

Doğru soru şu: 'Siz Yiğit'in anne babası olsaydınız ne yapardınız?' Ben tam da onların yaptığını yapardım. Herkes bu konuyu bir daha düşünmeli.

Bu köşeyi okuyanlar bilir.
İstisnai bir durum olmadıkça bu köşede 'alan dışı'na çıkılmaz. İzninizle istisna haklarımdan birini kullanıyorum bugün. Yiğit'i yazmak istiyorum,
çünkü iki gündür başka bir şey düşünemiyorum.
Aslında konunun benim için iki yönü var. İlki bir insan olarak Yiğit'in başına gelenlerden duyduğum rahatsızlık. İkincisi de bir gazeteci olarak önceki günkü Radikal'de Yiğit'in hem fotoğrafının hem açık adının yayımlanmasında taşıdığım sorumluluk.
İkinciden başlayayım. Bilmeyenler olabilir, ben aynı zamanda bu gazetenin yazıişleri ekibindeyim. Cuma günü birinci sayfa toplantısında oybirliğiyle Yiğit'in dramını manşet yapmaya karar verdik. İş Yiğit'in fotoğrafını ve adını olduğu gibi yayımlayıp yayımlamamaya gelince oybirliği dağıldı. Ben 'Yayımlayalım' diyenler arasındaydım. Son sözü İsmet Berkan söyledi.
Sonuç malumunuz.
Peki neden 'Yayımlayalım' dedim?
Her şeyden önce evet, Yiğit çocuktu ama ne suçluydu ne de mağdur.
'Zamanımızın talihsiz bir kahramanı'ydı o. Adıyla, fotoğrafıyla Yiğit'i manşete koyarak, onu 'afişe' değil 'lanse' ettiğimiz, bir tavır aldığımız kanısındayım.
İkincisi çoktan 'deşifre' (ne lanet olası bir laf) olmuştu Yiğit. Kimse kendini kandırmasın. Yiğit ismiyle cismiyle Radikal adını ve fotoğrafını yayımlamadan çok önce açığa çıkmıştı. Eğer adını ya da fotoğrafını yayımlayarak Yiğit'i 'deşifre' edeceğimize dair en ufak bir tereddüt taşısam, yazıişleri toplantısında 'oy'umu aksi yönde kullanırdım.
Üçüncüsü ve en önemlisi bence doğru olan, Yiğit'i saklamak değil,
öne çıkarmaktı. O ömrü elverdiğince ve gönlü istediğince bu ülkede yaşayacak; sağlıklı bir birey olacaksa kaçarak, saklanarak değil göğsünü gere gere yapmalı bunu.
Böyle düşünüyorum, böyle hissediyorum. Ne psikolog ne de sosyoloğum. Yanılıyor olabilirim. Uzmanlar, gazeteciler, okurlar bir yana ama yaptığımızın önceki gün Yiğit'in ailesince NTV'de onaylanmaması elbette beni de üzdü, kafamı karıştırdı. Ama hiç olmazsa niyetimizi doğru anladıklarını düşünüp rahatladım. Babanın Anadolu Ajansı'na yaptığı ikinci açıklamayı okuyunca ise derin bir nefes aldım.
Gelelim konunun ikinci boyutuna.
Bu konuda kafam çok daha net. Yiğit devlet eliyle, evet devlet eliyle HIV pozitif virüsüne yakalanmış. Bunu, sonuç itibarıyla bir şeyi değiştireceği için değil, durumun vehametini, ailenin ve Yiğit'in günahsızlığını vurgulamak için yazıyorum. Devlet Yiğit'e virüsü bulaştırdığı gibi hatasının muhtemel kötü sonuçlarını önleme gereğini de yerine getirememiş. Hukuk çerçevesinde hatasının hesabını verdikten sonra dramın kamuoyuna yansımasını, aile-hekim-devlet üçgeninde kalmasını da sağlayamamış. Asıl vahamet burada. Çünkü ABD'de ve Avrupa ülkelerinde bile benzer 'dramatik kaza'lar meydana gelebiliyor ama hiç olmazsa sonrasında gerekli önlemler alınıyor. Bir yandan kazazede bilimsel olarak kayıt altına alınarak hem kendi hem de toplum sağlığı gözetiliyor. Bir yandan da hem kazazedenin ruh sağlığının hem de toplum huzurunun bozulmaması sağlanıyor.
Türkiye'de bu 'denetimli gizlilik' yerine getirilemediği için dramın ailevi ve bireysel boyutunun önü alınmadığı gibi bir de toplumsal ve medyatik boyutu sahneleniyor.
Devlet elbette suçlu, baş müsebbip Kızılay cezasını sonuna kadar ödemeli. Ama gelinen noktada görüyoruz ki devlet, hatasının kötü sonuçlarından birini ortadan kaldırma çabasında. Milli Eğitim Bakanlığı gerekli önlemleri alarak Yiğit'in anayasal hakkı olan eğitim öğretimini 'normal' koşullarda idame ettirmesi için gerekli önlemleri alıyor. Gelgelelim bu kez de devletin, devleti boşverin Yiğit'in karşısına toplum dikiliyor!
Çocuklarının Yiğit'le aynı sınıfta okumasına karşı çıkan anne-babalarının tutumu mantıkla açıklanamaz. Orası okul. Çocukların birbirinin kanını akıtmaya, sonra da birbirlerine kan nakletmeye gittiği bir yer değil. Söz konusu tutumun bilimsellikle de uzaktan yakından ilgisi yok. Başından benzer bir tecrübe geçtiği için bu konuda en duyarlı ülkelerden Belçika'da yapılan bir araştırmaya göre HIV pozitifli bir öğrencinin okulda yaralanması ya da kendisinden kan akması durumunda diğer öğrencilere virüsün bulaşma riski yüzde 0'a, evet yüzde 0'a yakın. Peki geriye ne kalıyor bu tutumu açıklamak için? Duygusallık mı? Peki ya Yiğit'in, anne babasının duyguları? Yalnızca duyguları değil, hayatları?
Şunu soruyorlarmış, 'Siz olsanız çocuğunuzu Yiğit'le aynı sınıfa gönderir miydiniz?' Bu soruyu soranların bilinçaltında yatanları uzmanlar çözümlesin. Ben şu kadarını söyleyeyim. Sizin yaptığınızı yapmazdım. Asıl soru şu: Siz Yiğit'in anne-babası olsaydınız ne yapardınız? Asıl ondan bahsedin. Ben tam da onların yaptığını yapardım.
Herkes Yiğit'in fotoğrafına bir kere daha bakmalı ve bir kere daha düşünmeli.