Tanıma mı yeniden birleşme mi?

Fransa'nın hafta sonunda yaptığı çıkış yalnızca yersiz değil, aynı zamanda Kıbrıs'taki temel sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirme sakıncasını taşıyor.

Fransa'nın hafta sonunda yaptığı çıkış yalnızca yersiz değil, aynı zamanda Kıbrıs'taki temel sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirme sakıncasını taşıyor.
Kıbrıs'ta temel sorun bölünmüşlük; iki tarafın bir uzlaşı temelinde yeniden birleşmesinin sağlanamaması; Fransa'nın dayatmaya çalıştığı gibi Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımaması değil.
Bu, adanın yeniden birleştirilememesinin yan etkilerinden biri yalnızca.
Kıbrıs uluslararası bir uyuşmazlık. Çözüm yeri de BM'dir, AB değil. Bir AB üyesi olarak Fransa'nın Kıbrıs sorununun çözümüne yapacağı her türlü katkı elbette memnuniyetle karşılanır. Mesela halihazırda tarafları görüşme masasına dönmeye çağırmak, cesaretlendirmek, teşvik etmek olası katkılardan biri. Fransa'nın son bir yıldır bu yönde kayda değer bir çıkışını, girişimini duyan bile varsa beri gelsin...Bu, işin siyasi yönü.
Bir de hukuki yönü var. Fransa'nın, AB'yle üyelik görüşmelerine başlamak için Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması gerektiği yollu görüşü hukuki bir çerçevede dile getiriliyor. Sormak lazım: Fransa madem ki hukuka bu kadar düşkün, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin KKTC üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması çağrısında bulunan raporunun Güvenlik Konseyi'nde onaylanması için ne yaptı?
Ya da AB'nin KKTC için hazırladığı Mali Yardım ve Doğrudan Ticaret tüzüklerinin yürürlüğe sokulması için ne yaptı? Bildiğim ve göründüğü kadarıyla hiçbir şey.
Fransa'nın niyeti başka. Yıllarca Türkiye'ye karşı Yunanistan'ın arkasına saklanmıştı. Geç de olsa Atina'nın aklı başına geldi ve aradan çekildi. Fransa şimdi de paravan olarak Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kullanma eğiliminde. Alman muhalefeti ki iktidara gelmesi yakındır ve Avusturya hükümeti de Fransa'nın peşine takılmakta gecikmedi. Rum yönetimi deseniz kendisine biçilen role dünden razı.
Fransa'nın çıkışındaki sakınca da burada saklı zaten. Rum yönetimi, AB'nin de zoruyla, Türkiye'yle üyelik görüşmelerine başlanması için ek protokolün imzalanmasını yeterli gören bir çizgiye gelmişti. Ancak Fransa'nın çıkışının ardından, Almanya ve Avusturya'dan da gelen destekle, çıtayı yükseltti ve 3 Ekim'e kadar Ankara tarafından tanınmaması durumunda görüşmelerin başlamasını veto etmekten bahsetmeye başladı. Hiç kuşkunuz olmasın, Papadopulos vetonun sonuçlarını göze alabilecek bir politikacıdır, yeter ki arkasında yeterince destek görsün.
Oysa hepsi gayet iyi farkında ki sonrasını bilemem ama Türkiye'nin 3 Ekim'e kadar, daha doğrusu AB'yle üyelik müzakerelerine başlamanın koşulu olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması söz konusu bile olamaz. Her şey bir yana, ek protokolün imzasıyla birlikte yayımlanan siyasi bildiriyle Türkiye, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmadıkça Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımayacağını bir kez daha ilan etti, kendini bağladı.
Dolayısıyla Fransa'nın çıkışı Kıbrıs'taki çözümsüzlüğü bir 'uyuşmazlık' olmaktan çıkarıp pekâlâ bir 'gerginliğe' dönüştürebilir. Sorun, krize doğru yol alabilir. Bunun yankılarının Kıbrıs'la sınırlı kalmayacağını, Ege'ye, Ankara-Brüksel hattına da uzanacağını görmek için yakın geçmişe bakmak yeter de artar.
Eğer Fransa bunu göremiyorsa...diyecek bir laf yok. Ha göre göre yapıyorsa o zaman diyecek laf çok. Ama önce Fransa'nın son sözünü söylemesini beklemekte yarar var.
Şu an için sevindirici olan, AB'nin gerek dönem başkanlığı, gerekse Avrupa Komisyonu aracılığıyla Fransa'nın görüşüne katılmadığını, Türkiye'yle 3 Ekim'de görüşmelere başlama taahhüdünün geçerliliğini koruduğunu bildirmesi...Yine de Türkiye, üstüne düşenleri yapmış olmanın rahatlığıyla geçireceği bir dönemi, sıkıntıyla, kaygıyla, soru işaretleriyle geçiriyor...Bu da Fransa'nın ayıbı.