Tehlike değil fırsat

Avrupa İnsan Hakları Makmemesi'nin Öcalan davasına ilişkin nihai kararı hakkında hukuki açıdan söylenebilecek pek bir şey yok. Mahkeme, beklendiği üzere Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin...

Avrupa İnsan Hakları Makmemesi'nin Öcalan davasına ilişkin nihai kararı hakkında hukuki açıdan söylenebilecek pek bir şey yok. Mahkeme, beklendiği üzere Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) bazı maddelerini ihlal ettiğine karar verdi ve yine beklendiği gibi yeniden yargılama önerisinde bulundu.
Türkiye AİHS imzacısı ve AİHM'nin yetkisini kabul etmiş bir ülke. Dolayısıyla kararı tanımamak gibi bir seçenek söz konusu değil.
Kararın gereğinin yapılmasına, yani mahkemenin önerisi doğrultusunda yeniden yargılama sürecinin başlatılıp başlatılmamasına gelince. Bu tamamen siyasi bir karar. Zaten AİHM'nin dün nihai kararını bildirmesiyle hukuki süreç sona erdi, siyasi süreç başladı. Dosya şimdi, görevleri arasında AİHM kararlarının uygulanmasını sağlamak ve denetlemek de bulunan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'ne iletilecek. Bakanlar Komitesi'nin normal işleyiş koşullarında, dosyanın karara bağlanması yıllarca sürebilir. Komite konuyu karara bağladıktan sonra da Türkiye uygun görürse daha önce başka dosyalarda da yaptığı gibi uygulamayı sürüncemede bırakabilir.
Ancak AİHM'nin nihai hükmünü siyasi açıdan değerlendirirken öncelikle AİHM'nin neyi kabul ettiği kadar neyi kabul etmediğine de bakmak lazım. Bu açıdan bakıldığında, AİHM'nin, Öcalan davasını 'usulden' bozduğu söylenebilir. Mahkeme gözaltı süresinin uzunluğu, geçici de olsa askeri yargıcın varlığı, savunma için yeterli zaman verilmeyişi gibi durumları ihlal olarak kabul ederken, Öcalan'ın yakalanış ve Türkiye'ye getiriliş biçimine, verilen cezaya, şu an içinde bulunduğu koşullara ilişkin ihlal iddialarını reddetti. Dolayısıyla, Erdoğan, 'AİHM kararı Öcalan davasının esasına ilişkin değil' pek de haksız sayılmaz.
Siyasi değerlendirme sürecinde akılda tutulması gereken ikinci nokta, karanın gereğini yapıp yapmamanın, daha doğrusu bu gerekliliği erteleyip ertelemenin Türkiye'ye ne kazandırıp ne kaybettireceği. Fazla uzağa gitmeden, Loizidu davasını düşünelim. Loizidu davasında, yıllarca AİHM kararının gereğini yerine getirmekte direnmek Türkiye'ye ne kazandırdı? Hiçbir şey. Sonuçta ne değişti? Hiçbir şey. Ankara'nın ödeyeceği faiz bedeli dışında tabii..
Dolayısıyla Türkiye Öcalan davasından en az zararla çıkmak istiyorsa enerjisini ve aklını AİHM kararının gereğini bir an önce yerine getirmeye yöneltmeli. Zaten neresinden bakarsanız bakın yeniden yargılama sürecini bir an önce başlatıp bitirmek herkesten çok Türkiye'nin yararına. Çünkü yeniden yargılama geciktikçe;
1 - AB içindeki Türkiye karşıtlarının eline bir koz daha verilmiş olacak (sanki yeterince yokmuş gibi).
2 - PKK'nın ve Öcalan'ın siyasallaşması diye kodlanan sürece Türkiye kendi eliyle zaman ve ivme kazandırmış olacak.
3 - Sürecin tetikleyebileceği gerginlik Türk ve Kürt milliyetçisi güçlerce istismar edilip Türkiye'de toplumsal barışa zarar verilebilecek.
4 - Türk hukuk sisteminin Avrupa hukuk sistemiyle bütünleşmesi sekteye uğratılacak.
AİHM kararının esası, zaten yeniden yargılama sürecinin siyasallaşma aracı olarak kullanılabilmesi için manevra alanını hukuki olarak epey daraltıyor. Türkiye de AİHM kararının çizdiği çerçeve içinde kalarak söz konusu alanın genişletilmesini önleyebilir.
Türkiye'yi zorlu bir sınavın beklediğine kuşku yok. Ancak Türkiye siyasetçisiyle, hukukçusuyla, askeriyle ve bir bütün olarak kamuoyuyla bu sınavı başarıyla geçip hem hukukun üstünlüğünü perçinleyebilir, hem toplumsal barışı güçlendirebilir hem de demokratikleşmeye ivme kazandırabilir. Böyle bakıldığında, AİHM'nin Öcalan'ın yeniden yargılanması önerisini, bir tehlike ya da tuzak olarak değil, bir fırsat olarak görmek ve en iyi biçimde değerlendirmek için kolları sıvamak da pekâlâ mümkün. AİHM kararına yönelik ilk tepkiler bu açıdan cesaret verici...