Tek sorumlu Denktaş değil

16 Nisan'ın muhasebe-sini yaparken faturayı yalnızca Denktaş'a çıkarmak yanlış. Ankara'daki Kıbrısçıları unutmamalı.</br>

Başlığa bakıp da Denktaş'ı savunacağımı sanmıyorsunuz herhalde. Türkiye'nin biraz (!) geç de olsa Kıbrıs'ta çözümün Denktaş'la değil, ancak ve ancak Denktaş'a rağmen kotarılabileceğini kavramaya başlaması olumlu bir gelişme elbette.
Evet, Denktaş'a rağmen... Bu açıdan 'taze bilgi' olarak Annan'ın 14 Nisan'da BM Güvenlik Konseyi'nce kabul edilen raporundan şu cümleleri alıntılamak yetecek:
"Tüm çabalarıma rağmen Denktaş'ı şuna ikna edemedim: Kıbrıs sorununun
'gerçekler'i yalnızca fiili durumun gerçekleri değildi, aynı zamanda uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin gerçekleriydi; her iki tarafın da hem zayıf hem kuvvetli yanları vardı; çözüme giden tek yol müzakerelerle bulunabilirdi."
Evet Denktaş'ın çizgisi malum ve bir kez daha deşifre edilmiş durumda. Gelgelelim 16 Nisan 2003 itibarıyla gelinen noktada Denktaş'ı 'tek sorumlu' ilan etmek yalnızca Kıbrıs'ın geçmişini bilmemek değil, geleceğini de görememek anlamına geliyor.
Türkiye'nin Kıbrıs politikası 1950'li yılların ortalarında Lefkoşa'da değil, Ankara'da oluşturuldu ve ilk günden itibaren de Lefkoşa'dan değil Ankara'dan yönetildi... Denktaş 'parlak' bir taktisyendi, hâlâ da öyle; ancak stratejiyi belirleyen Ankara'ydı hep. Meclis'iyle, Köşkü'yle, Genelkurmay'ıyla, İstihbarat'ıyla, Dışişleri'yle... buralarda yuvalanmış Kıbrısçılarıyla Ankara (Kıbrısçılar demişken medyadaki, iş âlemindeki, aydınlar arasındaki destekçilerini de unutmamak lazım tabii ki).
Nitekim Annan aynı raporda, Denktaş'ın tüm süreç boyunca Ankara'nın tam desteğini her zaman arkasında bulduğunu da belirtiyor. Bir alıntı daha yapayım: "(Mayıs 2002'de)... güvenlik konusunda ilerleme sağlanmıştı. İki lider (Klerides ve Denktaş) bazı anahtar noktalarda koşullu olarak görüş birliğine varmıştı. Ancak Denktaş Türkiye'yle istişarelerde bulunduktan sora söz konusu görüş birliğinin belli başlı unsurlarını sorgulamaya başladı."
1960'ta, 1963'te, 1974'te, 1983'te ve sonrasında böyleydi bu. Son olarak Helsinki'den Kopenhag'a, oradan da Lahey'e uzanan süreçte de... Bundan sonra da böyle olacak.
Bu demek değil ki Denktaş zaman zaman stratejiyi etkilemedi, yönlendirmedi.
Elbette bunlar da oldu. Ama Türkiye'nin Kıbrıs politikasında son sözü daima Ankara söyledi, Denktaş değil. Doğru ya da yanlış... Maalesef çoğu zaman da yanlış.
Başından beri Kıbrısçıların Denktaş'a, Denktaş'ın Kıbrısçılara ihtiyacı vardı. Ortak payda çözümsüzlüktü.
Kendimizi kandırmayalım. Denktaş yalnız değildi, şu anda da değil. Diplomatların Denktaş hayranlığı sır mı? Ya siyasetçilerin TBMM'ye her gelişinde Denktaş'ı ayakta alkışlayıp konuşmasını ağzı açık dinlediği? Genelkurmay başkanları saygıda kusur etmiş midir hiç kendisine; son olarak Özkök Paşa Kopenhag zirvesi sırasında 'Yüce bir kişilik' diye övmedi mi Denktaş'ı? Cumhurbaşkanı başkanlığındaki MGK'lardan, Köşk'teki zirvelerden Denktaş'a kaç kez 'tam destek' bildirisi çıktığını sayan var mı?
İstisnalar bir yana Türkiye medyası Kıbrıs sorunu bağlamında uzun yıllar boyunca aklını Denktaş'a ve Kıbrısçılara emanet etmedi mi?
Ve tüm bunların etkisiyle Denktaş emperyalizme karşı mücadele veren bir Üçüncü Dünya kahramanı mertebesine yükseltilmedi mi Türkiye kamuoyu nezdinde?
İşte kahramanınızın Kıbrısçılarla el ele verip Türkiye'yi
16 Nisan 2003 tarihiyle getirdiği noktay: Muhatapları Atina'da yepyeni bir Avrupa'nın altına imza atmak üzere peş peşe boy gösterirken Türk Dışişleri Bakanı amiyane tabirle sıvışacak delik arıyor!
Evet fiyasko, hem de nasıl, ama şaşılacak bir şey yok. 16 Nisan 2003'ün gelişi 12 Aralık 2002'den, 11 Mart Lahey'den belliydi. Bir fırsat kaçırıldı.
Peki ya bundan sonra? Pazar gününe...