Teröre en iyi yanıt: Demokrasi

Teröre en iyi yanıt, reform sürecine daha bir şevkle sarılarak tamamına erdirmek olmalı.

AB'nin Türkiye'ye yaklaşımında stratejik açının genişlemeye başladığı sır değil. AB içinde Türkiye'ye ağırlıklı olarak bu açıdan yaklaşan devletler hep vardı zaten. İtalya gibi, İspanya gibi ya da Britanya gibi. Bu ülkelere ABD'den dış destek gelmiştir hep. Ancak son zamalarda AB'de genel olarak da bu eğilimin ağır bastığı görülüyor, özellikle ve en önemlisi de Almanya'da.
Bu kaymaya en son ve en somut kanıt, Gül'ün bu ay başında Roma'da AB Troykası'yla yaptığı görüşmenin ardından basın toplantısında AB temsilcileri tarafından söylenenlerdi. İtalyan Dışişleri Bakanı Frattini ve Avrupa Komisyonu'ndan Verheugen, Türkiye'nin jeopolitik rolüne vurgu yapan ifadeler kullandılar (Verheugen'in son röportaj açıklamalarında da bu role daha fazla dikkat çektiği görülüyordu zaten). Ancak daha da çarpıcı olan, AB'nin belki de en stratejik koltuğunda oturan Ortak Savunma ve Dış Politika Temsilcisi Solana'nın da tek cümlelik konuşma şansını Türkiye'nin jeopolitik rolüne ayırıp şu ifadeyi kullanmasıydı: "Dünyanın geçirmekte olduğu şu kriz döneminde Türkiye'nin temel bir rolü vardır."
Roma dönüşü uçakta kendisine bu gözlemimi aktardığımda Gül de özellikle Irak savaşından sonra Türkiye ile AB arasındaki diyaloğun stratejik yönünün eskisiyle kıyaslanamayacak ölçüde arttığına, Amerikalıların yıllardır görüp önemine dikkat çektiği Türkiye'nin jeopolitik konumunun
AB nezdinde de daha fazla önem görmeye başladığını söyledi.
İstanbul'da gerçekleştirilen saldırıların hemen ardından AB'nin neredeyse tüm organlarından ve her düzeydeki yetkililerinden gelen mesajlarda da temelde aynı vurgu dikkat çekiyor. Aslında Avrupa'da giderek ağır basmaya başlayan siyasi havayı Fransız gazetesi Le Figaro'nun önceki günkü başyazısı gayet iyi özetliyordu: "Avrupa'nın İslamcı teröre karşı her ne pahasına olursa olsun savunması gereken bir ülke varsa o da Türkiye'dir. Bunun yolu da Türkiye'nin AB üyeliğine uygun olup olmadığına ilişkin sonu gelmez tartışmalara son vermektir."
Avrupa biraz geç de olsa İslamcı terörün giderek kendi değerlerine, huzur ve istikrarına bir tehdit haline geldiğini anlıyor. Ve bu tehdide karşı elindeki en güçlü kozlardan birinin tüm zaaflarına ve eksiklerine karşın Türkiye'nin temsil ettiği demokratik Müslüman ülke modeli olduğunu daha
iyi görüyor. Bu model saldırıya maruz kaldığı için de sahip çıkıyor.
İstanbul saldırılarının ardından Avrupa'dan gelen seri ve isabetli mesajları bu bağlamda değerlendirmek lazım.
Bu mesajların gerek Ankara'daki siyasiler gerek Türk kamuoyunca algılanmasına gelince. Elbette hayale kapılmamak gerekir. Türkiye'ye bakıştaki stratejik açının giderek genişlemesi, Türkiye'nin AB üyeliği bağlamındaki hukuki, siyasi, ekonomik ve uluslararası yükümlülüklerini hafifletmez. Nitekim İstanbul saldırılarının ardından Türkiye'ye taziye
ve destek bildirmek için adeta sıraya giren Avrupalı liderler arasında gerçeği söylemek Verheugen'e düştü. Alman diplomat, saldırıların jeopolitik olarak Türkiye'nin AB'ye yakınlaştırılması gerektiğini ortaya koyduğunu, ancak üyelik için Türkiye'nin önüne konulan parametrelerin değiştirilemeyeceğini belirtti. Bu Ankara için söz konusu yükümlülüklerin ve Aralık 2004 olarak saptanan karar tarihinin geçerliliklerini
koruduğu anlamına geliyor.
Zaten dikkat ederseniz Avrupa'dan gelen mesajların bazılarında özellikle vurgulanan bir nokta var: İstanbul'daki saldırıların en olumsuz sonucunun Türkiye'nin reform sürecini aksatması olacağı. Daha somut olarak söylemek gerekirse Türkiye'nin terörle mücadele uğruna yeniden özgürlükleri kısma yoluna gitmesinden kaygı ediliyor. Hatta bu saldırıların devam etmesi durumunda Avrupa kamuoyunda daha kötü olasılıkları akla ve dile getirenler de var (Katıldığım bir BBC Radio programında bana sorulan iki sorudan biri askerin bir darbeye kalkışma olasılığı bulunup bulunmamasıydı!).
Bu yüzden Ankara'nın karşı karşıya kaldığı uluslararası İslamcı terör karşısında Avrupa'dan gerçekçi beklentisi siyasi dayanışma ile istihbari ve polisiye işbirliği olmalı. Bunun ötesinde bir beklentiye girmek gereksiz gerginliklere ve hayal kırıklıklarına yol açabilir.
Öte yandan da Türkiye'nin bu saldırılara karşı vereceği en sağlam yanıt, reform sürecine daha bir şevkle sarılmak ve tamamına erdirmek olmalı. Misyonuna sahip çıkıp vizyonunu genişleterek iç politikada demokratik, dış politikada rasyonelliği temel alıp istikrar ve refah yolunda yürüyüşünü sürdürmeli. O bombaları patlatanların istemediği tam da bu.