Üç CHP'li, bir forum ve AB

Ekonomi ve Dış Politika Forumu'nu (EDP) kuran CHP'liler, AB işini partide de tartışmalı.

Önce -biraz gecikmeli de olsa- 'Hayırlı olsun' diyeyim; Türkiye geçen hafta yeni bir 'think tank'e (ben 'fikir fabrikası' diyorum) kavuştu: Ekonomi ve Dış Politika Forumu (EDP). Dış politika üzerine kalem oynatan ve Batı'daki örneklerine gıpta edip Türkiye'de bu tür kurumların yetersizliğini fena halde hisseden biri olarak ancak sevinirim böyle bir oluşuma.
Fikir fabrikası daha çok ABD'yle özdeşleşmiş bir olgu. Doğup büyüdükleri ve serpildikleri yer Amerika. Bu da gayet normal. Çünkü ABD'de kamu politikaları oluşturma süreci AB'yle dahi kıyas kabul etmeyecek ölçüde yatay bir seyir izler (Bugün AB'nin en büyük sorunlarından biri halktan kopuk karar alma süreci. Oysa ABD'de yönetime bu tür eleştiriler nadiren yükseltilir). Bir başka deyişle ABD'de söz konusu süreç toplumsal katılımı özendirir.
Bu durum, benim ilgi alanıma giren dış politikada daha da belirgindir. Dış politika karar alma sürecine Dışişleri Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Kurulu, Senato Dış İlişkiler Komitesi gibi iç etkenlerin yanı sıra insan hakları örgütleri (en başta Uluslararası Af Örgütü), lobi şirketleri, üniversite kürsüleri, çıkar grupları, medya, sivil toplum örgütleri ve silah firmaları gibi dış etkenler de dolaylı ve dolaysız müdahil olur. Bu dış etkenlerden biri de fikir fabrikalarıdır.
Akademi ile çıkar gruplarının arasında bir yerlere denk gelen fikir fabrikaları, araştırmalarıyla, yayınlarıyla, faaliyetleriyle bir yandan kamuoyunu bilgilendirmeye bir yandan da yönetimi etkilemeye çalışır. Saygınlıkları ya da etkinlikleri daha çok ikinci amaçlarına ne kadar ulaşabildikleriyle ölçülür (şu anda Washington'da New Century Foundation ya da American Enterprise Institute gibi 'yeni muhafazakâr' fikir fabrikalarının revaçta bulunmasının bir nedeni de bu).
ABD'yle kıyaslandığında AB üyeleri dahil birçok ülke gibi Türkiye'de de dış politikada karar alma süreci dikey. Bırakın dış etkenlerin sürece dahil edilmesini, iç etkenlerin kendi aralarında sağlıklı iletişimi bile tartışmalı. Üstüne üstlük bir de MGK gibi antidemokratik bir iç etken de söz konusu.
Dolayısıyla EDP gibi oluşumlar Türkiye için bir ihtiyacın da ötesinde bir zaruret. Tabii ki fikir fabrikası sıfatının hakkını vermeleri kaydıyla. Bu hakkı vermenin başlıca koşullarından biri herhalde siyasi bağımsızlık olsa gerek.
Bu açıdan EDP ilginç: Beyin takımında Kemal Derviş başta olmak üzere üç CHP'li var (diğerleri Ersin Arıoğlu ve Damla Gürel). Hal böyle olunca ve üstüne üstlük Derviş tanıtım toplantısında EDP'nin Türkiye'nin AB'yle üyelik görüşmelerine başlamasına öncelik vereceğini, bu nedenle hem Kopenhag Kıstasları'nı yerine getirmek hem de Kıbrıs sorununu çözmek gerektiğini söyleyince şu soruyu sormam farz oldu: 'Allah gecinden versin ama Kıbrıs sorununu çözme konusunda AB üyeliğinin gereklerini yapmaya kalkarsanız yakında ya CHP'den ya da EDP'den istifa etmek zorunda kalmaz mısınız?'
Elbette amacım ne EDP'lilerin şevkini kırmak ne de Derviş ve diğer CHP'lileri köşeye sıkıştırmaktı. Yalnızca hazır AB'den, Kıbrıs'ta çözümden bahseden üç CHP'li görmüşken CHP'nin Kıbrıs'ta çözümün önünü açan değil, tam tersine tıkayan politikasını eleştirmekti niyetim.
O günden bugüne gelene kadar anlaşıldı ki CHP lideri Baykal, AB yolunda yalnızca Kıbrıs'ta çözümü değil, demokratikleşme adımlarını da fazla, gereksiz buluyor; hem de askerin MGK duyarlılığından medet umarak.
Cengiz Çandar -bu yazıyı tetikleyen çarşamba günkü yazısında- Derviş'e ve 'CHP milletvekili olmazdan önce bugün sergilediklerinden hayli farklı bir dünya görüşü namına hareket eder görüntüsü vermiş' diğer CHP'lilere şöyle sesleniyordu: "AB sürecine katkıda bulunmak mı istiyorsunuz? CHP'de çalışmaya ne dersiniz?"
Sahi, ne dersiniz?