Yedinci'den sonra

Yedinci 'uyum' paketini Sezer'in de onaylamasıyla Türkiye AB yolunda bir adım daha attı.

Yedinci 'uyum' paketini Sezer'in de onaylamasıyla Türkiye AB yolunda bir adım daha attı.
Hem de öncekilerle kıyaslanamayacak ölçüde ileri bir adım.
Hiç kuşku yok ki paketin 'vurucu' yanı, Türkiye'de siyasetçinin üzerinden askerin gölgesini kaldırmaya, siyaseti askerilikten arındırıp sivilleştirmeye yönelik düzenlemeler. Başta ve en önemlisi AB olmak üzere uluslararası kamuoyunda en fazla yankı uyandıran yanı da buydu paketin zaten.
AB yolunda Aralık 2004'e kadar pek de uzun olmayan ama ince mi ince bir süreç var Türkiye'nin önünde. Malum, o tarihte AB liderleri, Kopenhag Siyasi Kıstası'nın ışığında Türkiye'nin vardığı noktayı değerlendirip üyelik görüşmelerini başlatma zamanının gelip gelmediğine karar verecek.
Elbette Türkiye'nin AB'yle üyelik görüşmelerine başlayabilmesinin önündeki tek engel askerin siyasetteki ağırlığı değil. Ama en zorlu engelin bu olduğu yolunda da kimsenin kuşkusu yok.
İktidar söz konusu bağlamda 'şimdilik' üzerine düşeni yaptı (pakete ilişkin oylama öncesindeki olumsuz tutumuna karşın oylama sırasındaki olumlu tutumundan ötürü muhalefet için de aynı saptamayı yapabiliriz). Haber dilinin klişe deyişiyle, şimdi gözler askerde.
Bir noktayı gözden kaçırmamak lazım: TBMM, MGK'yı bir danışma organına indirgeyip siyaset denkleminde yeniden konumlandırmış olabilir. Ancak hepimiz biliyoruz ki Kopenhag Siyasi Kıstası açısından önümüzdeki süreçte belirleyici etken, TSK'nın bu 'yeni konum'unu sindirip sindiremeyeceği ya da nasıl sindireceği olacak.
Durum biraz da işkence konusunu andırıyor. Yasal olarak baktığınızda işkencenin önlenmesine ilişkin olarak gerekli mevzuat değişiklikleri hemen hemen tamamen yapılmış durumda. Ancak bu, Türkiye'nin karakollarında işkencenin sona erdiği ya da işkenceci polislerin 'layıkıyla' cazalandırıldığı anlamına gelmiyor. Aynı şekilde yasal düzenlemeler yapıldı diye polisin işkenceyi 'insanlık dışı' bir yöntem olarak gördüğü ve daha genel olarak Türkiye'de polis-yurttaş ilişkilerinin tamamen medenileştiği ileri sürülemez. AB'nin uygulama diye tutturmasının nedenlerinden biri de bu.
Aynı durumu asker-siyasetçi ilişkisine uyarlarsak MGK'yı sivilleştirmeye (yalnız nicelik değil nitelik açısından da) yönelik adımlar, uygulama sınavından geçmeden, Türkiye'de asker-siyasetçi ilişkisinin
'normalleştiği'nin kanıtı olarak ne sunulabilir ne de kabul ettirilebilir. Mevcut iktidar siyasetin doğası gereği her ne kadar görmezden gelmeye çalışsa da ordu ile arasında ideolojik bir çatışma potansiyeli söz konusu. Bu potansiyel, bir gerginlik anında ordunun geçmiş dönemlerden kalma bir refleksle siyasete ama bildiri yayımlayarak ama başka bir yolla müdahalesine zemin hazırlayabilir. İşte o zaman onca yasal düzenlemenin bir işlerliği, AB nezdinde bir inandırıcılığı kalmaz. Bir çuval incir berbat olabilir.
Tarihten gelen ağırlığı, toplum nezdindeki itibarı ve tabii ki gücü bir yana 1980'den bu yana eğitimden dış politikaya Türkiye'yi ilgilendiren hemen her konuda söz sahibi olmuş, daha altı yıl önce postmodern bir darbeyle hükümet düşürmüş, fiili olarak yürütmenin bir parçası olarak kendini kabul ettirmiş bir kurumdan söz ediyoruz. Ve Kopenhag Siyasi Kıstası gereği bu kurumun yalnızca güvenlik ve savunma konularında görüşü alınacak, danışılacak bir organ haline getirilmesin-den... Kimse kendini kandırmasın, AB ülkelerinin tamamında -tabii bazılarının her nasılsa iddia ettiği gibi ABD'de de ordu ancak ve ancak istişari bir organ. Türkiye'de de böyle olmalı.
Hiç de kolay geçmeyecek önümüzdeki süreç. Ve bu sürecin sonuca varabilmesi için askerlerin 'yardım'ına mutlaka ama mutlaka ihtiyacı var sivillerin.
İşin ironik yanı şu ki Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde başrolü oynamış ve bu süreçte İslamileşmeyi başlıca tehlike olarak görmüş bir kuruma, şimdi tam da o İslamileşmeden 'kopup' gelen bir parti tarafından Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde 'yardımcı oyuncu' rolü biçiliyor. Film 'mutlu son'la bitecekse başka yol da görünmüyor doğrusu.