'Yeni Ortadoğu' sancılı doğuyor

'Yeni Ortadoğu'-da taşlar, 'yeni İran'sız yerine oturmayacak. Velhasıl, Kâbil'den Kudüs'e, Irak'tan Tahran'a 'yeni Ortadoğu' doğum sancıları içinde.

Filistinlilerin intikam, İsraillilerin misilleme amaçlı saldırıları sizi yanıltmasın. 'Yol haritası'nın açıklanması ve çok daha önemlisi Bush'un ay başında önce Arap liderler, sonra da Şaron ve Abbas'la birlikte zirve düzenlemesiyle 'yeni Ortadoğu'nun ilk tohumları da atılmış oldu. Bu tohumların çok daha önce, sırasıyla Afganistan'da Taliban'ın ve Irak'ta Saddam'ın devrilmesiyle atıldığı da söylenebilir. Ancak eskisinin olduğu gibi 'yeni Ortadoğu'nun da ağırlık merkezi Filistin-İsrail sorunu. Dolayısıyla Amerikan yönetimi 'yeni Ortadoğu'nun altını dolduracaksa önceliği bu sorunun çözümüne vermek durumunda. Çünkü bu sorun çözülmedikçe Ortadoğu'ya atılacak hiçbir tohumun tutması mümkün değil.
Zaten 'yeni Ortadoğu'yu Bush için Clinton dönemindekine benzer bir çatışma çözümü egzersizi, jeopolitik bağlamdan yoksun bir küreselleşme pratiği olmaktan çıkarıp bir dış politika önceliği, bir stratejik tercih haline getiren de bu zorunluluk. Bush yönetimi, 11 Eylül'de ABD'yi can evinden vuran İslamcı terörün ideolojik dayanaklarından birinin İsrail-Filistin sorunu olduğunu iyice kavramış görünüyor artık. Mesele bu kavrayışın gereğini yapıp yapmayacağı.
Bush'un çifte zirvesini 'yeni Ortadoğu'nun miladı saymak isabetsiz olmaz. Evet, Bush Ortadoğu vizyonunu daha 2001 sonunda ortaya koymuştu, 'Yan yana, barış ve güvenlik içinde yaşayan iki devlet' görmek istediğini söyleyerek. Ama önce Afganistan, sonra Irak derken sorunun çözümüne odaklanamadı doğru dürüst. Şarm el-Şeyh ve Akabe zirveleriyle Bush vizyonunun arkasına ağırlığını da koydu. Hem başta Mısır olmak üzere Arap liderlerini çözüm sürecine angaje etti, hem de yeni Filistin Başbakanı Mahmud Abbas'ın itibarını artırarak Şaron karşısından elini güçlendirdi.
İsrail-Filistin sorununu çözmek Amerikan yönetimi için Taliban'ı çökertmekle ya da Saddam'ı devirmekle kıyas götürmeyecek kadar zorlu bir amaç. Yalnız güç değil, siyasi akıl ve irade de gerektiriyor. Şu da biliniyor ki Bush başından beri ABD'nin çözüm sürecine fazla müdahil olmasını istemiyordu. Bu bağlamda selefi Clinton'ı epey eleştirmişti. Tabii seçmen tabanı, kafa yapısı ve kadrosu göz önünde bulundurulduğunda
İsrail'i zorlamanın Bush için pek kolay bir karar olmadığı da ortada. Dolayısıyla Bush'un Ortadoğu barış sürecine kişisel olarak ve bilfiil müdahil olması başkanlığının en cesur adımı sayılabilir. Bu cesaret ancak kararlılıkla, stratejik amaca sonuna dek bağlı kalınıp süreç boyunca karşılaşılacak zorluklara taktik çözümler üretilmek suretiyle desteklenirse sonuç alabilir.
'Yeni Ortadoğu'nun köşetaşlarından biri de bugünlerde İran'da yontuluyor. Anlaşılan o ki rejim karşıtı güçlerin Hatemi'ye tanıdıkları siyasi kredi tükenmeye yüz tutmuş durumda. Eşzamanlı olarak, dört tarafından Amerikan askeri varlığıyla çevrilmiş bulunan rejimin kendini iyice kastığı da göze çarpıyor. Er ya da geç İran'da da bir rejim değişikliği vuku bulacağını söylemek hiç de kâhinlik değil.
İran'ın Bush'un şer ekseninde olduğu unutulmamalı. Afganistan'ın durulmasını beklemeden Irak'a, Irak'ın durulmasını beklemeden İsrail-Filistin sorununa el atan ABD'nin bir gözü de İran'da kuşkusuz. Ancak İran'a karşı ne Afganistan ve Irak'ta kullandığı araçlara başvurabilir, ne de Filistin'de kullandığı araçlara. Zaten bu yüzden müdahilden ziyade takipçi konumunda ABD İran'da olup bitenlere karşı. Şu noktada aksini tasarlamak da mümkün değil.
İran'da rejim değişikliği süreci en sağlıklı yoldan, iç dinamiklerle yürütülüyor. Güç dengesi hâlâ bariz biçimde rejimden yana. Ancak moral üstünlük rejim karşıtlarının elinde. ABD kısa ve orta vadede bu moral üstünlüğü pekiştirmekten ve bazı gizli operasyonlarla rejimi zayıflatmaktan öte bir girişimi göze alamaz. Ancak 'yeni Ortadoğu'da taşlar 'yeni İran'sız yerine oturmayacak.
Velhasıl, Kâbil'den Kudüs'e, Irak'tan Tahran'a 'yeni Ortadoğu' doğum sancıları içinde...