Zayıflatılan savaş iradesi

Savaşı önlemek için savaş iradesini göstermek gerek. Fransız-Alman ikilisi bu iradeyi zayıflatıyor, savaş olasılığını değil.

Almanya ile Fransa'nın (bir de Belçika'nın) anlamadığı şu: Bu savaşı önlemenin tek yolu, savaş iradesini tüm ağırlığıyla ortaya koymak. Çünkü başka hiçbir yol, Saddam'ın tam silahsızlanma bağlamında uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesini (ABD'nin bununla yetinip yetinmeyeceği ayrı konu) sağlamaz. Bugüne kadar sağlamadı, bundan sonra sağlayabileceğine ilişkin bir ipucu da yok.
Saddam'ın ilk olarak dört yıllık bir boykotun ardından BM silah denetçilerini yeniden 'kabul etmesi'nin, son olarak da keşif uçaklarının uçuşuna 'izin vermesi'nin (aslında her ikisi de ateşkes anlaşmasının gereği) nedeni Rus destekli Fransız-Alman barış diplomasisi falan değil. Avrupalılar ilkini 1998'den beri, diğerini haftalardır söylüyor ancak kabul ettiremiyordu. Saddam'a geri adım attıran, ABD'nin 11 Eylül 2001'den bu yana giderek artan ve somutlaşan biçimde ortaya koyduğu savaş iradesi. Askeri yığınağıyla, siyasi seferberliğiyle, kamu diplomasisiyle...
Dolayısıyla üç Avrupa ülkesinin BM'de, AB'de ve son olarak NATO içinde aldığı tutum, savaş olasılığını değil savaş iradesini zayıflatıyor. Bir anlamda amaçlarının tam aksine hizmet eden bir politika yürütüyorlar.
Fransızlarla Almanların ilk jeopolitik gafı değil bu. Almanya'nın 1991'de 'lebensraum' aşkına Slovenya ve Hırvatistan'ı tanımaktaki aceleciliği, bu 'aşk'ın Balkanlar'da nasıl bir süreci tetiklediği hâlâ hafızalarda. Tabii aynı şekilde Fransızların Sırbistan'ı diplomasi yoluyla etnik temizlikten vazgeçmeye ikna etme peşinde koşarak neden oldukları acılar da. Bu ikilinin, ABD'nin tecrit politikasına karşılık olarak AB'yle İran arasında sürdürdüğü 'eleştirel diyalog' politikasının da beklenen sonucu verdiği söylenemez.
Üç ülke de asıl niyetlerini NATO kapsamında Türkiye'yi savunma yükümlülüklerinden kaçmak değil, ABD'nin Irak'a karşı NATO'yu savaş yörüngesine oturtma çabasına direnmek olarak açıklıyor, Türkiye'ye tek tek yardımda bulunmaya hazır olduklarını bildiriyor. Muhtemelen samimiler ama kesinlikle haksızlar.
Bir kere NATO askeri açıdan ABD için Irak'a karşı girişeceği bir savaşta vazgeçilmez değil. ABD Britanya (ve tercihen Türkiye) yanında olduktan sonra Irak'a karşı ek bir askeri desteğe gereksinim duymayacağını defalarca dile getirdi. Zaten NATO Amerikan yönetiminin 'yeni düşman'ı küresel terörizme karşı da doğası gereği fazla işlevsel değil. NATO'nun Irak bağlamındaki önemi ABD'nin bu örgütü savaş iradesinin yansıtılmasının bir aracı olarak görmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla savaş yörüngesine oturmadıktan sonra Washington açısından bir anlamı kalmıyor NATO'nun. Ayrıca Almanya ile Fransa güvenilirliğine gölge düşürerek NATO'nun altını da oyuyor. Bu stratejik bir hata.
İkinci olarak, NATO'nun 4'üncü maddesini yerine getirmekle, yani bir üyenin savunmasına yönelik olarak örgütsel önlemler almakla, o üyenin savunmasına ikili düzeyde katkıda bulunmak aynı şey değil. Ne psikolojik olarak ne fiziksel olarak.
Aslında herkes biliyor ki Türkiye'ye karşı ciddi bir tehdit de söz konusu değil. Saddam'ın herhalde intihar etmeden önce yapacağı son işlerden biri olur Türkiye'ye saldırmak. Yine bilinir ki Türkiye Alman-Fransız blokuna karşın gerek kendi olanaklarıyla gerekse başta ABD ve Britanya olmak
üzere NATO'nun diğer üyelerinin yardımıyla kendini koruyabilir. Dolayısıyla mesele doğrudan doğruya Türkiye'nin savunulması değil. Ayrıca Alman-Fransız politikası Türkiye'yi ABD'nin kucağına itiyor. Bu da taktik bir hata.
Askeri niteliğiyle Soğuk Savaş'ın diğer ikisiyle kıyaslanamayacak ölçüde karakteristik kurumu NATO ise tam da bu karakterinden ötürü kendini yeni uluslararası konjonktüre uyarlamakta epey zorlandı. 11 Eylül'ün ertesinde bu zorlanma, katmanlanarak sürüyor.
Ama NATO'nun sonunu ilan etmek için erken. Batı'yı Batı yapan, çıkarlar ve idealler birliğidir. Bu birlik yerinde durduğu müddetçe bu birliği koruyan kurumlar da duracak.