Zihinler ve kalpler

Beklenen oldu ve Fransızlar, anayasalarındaki 'Türkiye değişikliği'ni yaptı. </br>Değişiklik, bundan böyle bir ülkenin AB üyeliğinde son sözü Fransız halkının söylemesini öngörüyor; oysa bugüne kadar hükümet kararı ve meclis onayı yetiyordu.

Beklenen oldu ve Fransızlar, anayasalarındaki 'Türkiye değişikliği'ni yaptı.
Değişiklik, bundan böyle bir ülkenin AB üyeliğinde son sözü Fransız halkının söylemesini öngörüyor; oysa bugüne kadar hükümet kararı ve meclis onayı yetiyordu.
Değişikliğin stratejik amacının Türkiye'ye yönelik olduğu ortada. 'Türkiye değişikliği' demem bu yüzden.
Zaten Fransızlar da bunu saklama gereği duymuyor
Taktik amaç ise Fransa'da önümüzdeki temmuz ayında AB Anayasası için yapılacak halkoylamasının, 'Evet'le sonuçlanma olasılığını güçlendirmek. Çünkü özellikle hem AB Anayasası'na hem Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan ya da kuşkuyla yaklaşan politikacıların yönlendirmesiyle Fransa'da öyle bir siyasi ortam oluşturuldu ki, AB Anayasası'na 'Evet' demek doğrudan doğruya Türkiye'nin AB üyeliğine de 'Evet' demek anlamına gelecekmiş gibi algılanmaya başladı. AB Ananayası'nı destekleyen politikacılar (Türkiye konusunda bölünmüş durumdalar) her ne kadar iki konuyu birbirinden ayırmaya çalıştıysa da pek etkili olamayınca sonunda çareyi söz konusu değişikliği yapmakta buldu. Böylece, yukarıda değindiğim ortam nedeniyle bir oldubittiyle karşılaşma kaygısına kapılan Fransız halkına güvence verilmiş hem de iki konu birbirinden ayrılmış oldu!
Kulağa garip geldiğinin farkındayım, Fransız halkı kendi kendine bu iki konunun farkını idrak edemez miydi dediğinizi duyar gibiyim ama durum bu... İsterseniz bunu halk ile meclis arasında bir danışıklı dövüş olarak düşünün.
Kesin olan şu: Türkiye'nin AB'ye üyelik günü geldiğinde, yani Türkiye üyelik için gerekli tüm koşulları yerine getirip tüm sorumlulukları üstlendiğinde bile, üyeliği Fransız halkının rızasına tabi olacak.
Daha da kötüsü, Türkiye'nin rızasını almasını gerekecek tek halk Fransız halkı da olmayabilir. Avusturya da Fransa'nın aldığına benzer bir karar alabilir. Pek tabii başka ülkeler de Fransa örneğinden esinlenebilir.
Bunun hukuki dayanağı da hazır zaten. Halen yürürlükte bulunan AB Anlaşması'nın 49'uncu maddesinin ikinci paragrafında, "Katılım koşulları ve birliğin temelini oluşturan anlaşmalarda söz konusu katılım gereği yapılacak değişiklikler, üye devletlerle aday devlet arasında imzalanacak bir anlaşmayla belirlenir. Bu anlaşma, ilgili anayasal gereklilikleri uyarınca tüm imzacı devletlerin onayına sunulur" deniyor.
1 Kasım 2006'da yürürlüğe girmesi beklenen AB Anayasası da bu bağlamda mevcut AB Anlaşması'ndan farklı değil. AB Anayasası'nda aynı gerekliliklere dikkat çekiliyor (Bölüm 1, Madde 58, Fıkra 2).
'İlgili anayasal gereklilikler'den kastedilen, katılım anlaşmasının yürürlüğe sokulması için gerek üye, gerekse aday ülkenin kendi hukukuna göre yapması gereken işlemler. Fransa gibi pekâlâ başka ülkeler de önümüzdeki Türkiye'nin üyeliği için halkoylamasına gitmeye karar verebilir. Dolayısıyla, başka bir yazıda da yazdığım gibi, Fransa bir yana 400 bin nüfuslu Malta'da bile seçmenlerin yüzde 51'i 'Hayır' dese Türkiye'nin üyeliği zora girer.
AB bugüne kadar hiçbir aday ülkenin üyeliğini, Türkiye'nin üyeliğini tartıştığı kadar tartışmadı. Ve hiçbir aday ülke, üye ülke kamuoylarını Türkiye kadar bölmedi. Üyelik sırasındaki Romanya, Bulgaristan ve bu yıl içinde üyelik müzakerelerine başlanması beklenen Hırvatistan için de ne tartışma ne bölünme söz konusu.
Tüm bunlar şu anlama geliyor ki Türkiye'nin AB üyeliği hedefine ulaşabilmesi üye ülkelerin siyasi liderliklerini ikna etmesi tek başına yeterli değil. Avrupa halklarının 'zihnini ve kalbini' de kazanması gerekiyor. Elbette 'parende' atacak hali yok Türkiye'nin. AB yolunda yürümeyi sürdürecekse tek yapabileceği üyeliğin koşullarını yerine getirip sorumluluklarını yüklenerek tüm bunları içselleştirip Avrupalı kimliğini pekiştirmek...
Gerisi Avrupalılara kalmış.