Gel bakalım Donizet Bey!

186 yıl önce padişah böyle seslendi: "Gel bakalım Donizet Bey". Kaç yılın Giuseppe'si anlamaya çalışıyordu. Tercüman imdada yetişti: "Padişahımız efendimiz, size hoş geldiniz diyor Bay Donizetti!". İşte o diyalog, bugün kapısına kilit vurulmaya çalışılan tüm kurumların ilk adımı niteliğini taşıyordu.
Gel bakalım Donizet Bey!

186 yıl önce biri, huzuruna gelen diğerine böyle seslendi: “Gel bakalım Donizet Bey”. Kaç yılın Giuseppe’si, kulağa zor gelen aksanla söylenenin, adı mı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tercüman imdada yetişti: “Padişahımız efendimiz, size hoş geldiniz diyor Bay Donizetti!”. İşte o diyalog, bugün kapısına kilit vurulmaya çalışılan tüm kurumların var olması için, ilk adım niteliğini taşıyordu.
1826 yılında II. Mahmud, “artık çok dellendiler, bi rahat durmuyorlar yerlerinde” diyerek Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdı. Kaleme kolay geliyor ama, kimler, hangi padişahlar, hangi sadrazamlar uğraşmıştı da becerememişti bu işi. Yeni kuruluyor ama sanki yeni kıyafetli ordu Fransızlar’ın üniformasına benzer yeni kıyafetleriyle yürürken, Mehter hani pek uymuyordu. Yüce Padişah fark etti, yanındakiler tasdik!
- “Tiz Mehteran kaldırıla!”
- Ee? Yerine ne koymamızı buyurursunuz haşmetlum?
- Hani bizde birkaç yıl önce denenmişti ya, borulardan ve debdebelilerden kurulu patırtı! (Tercümesi; boru-trampet takımı… Hani şu, ilköğretim okullarında da tek tük kalanlardan!) Hah! İşte O’nu Avrupalılar ilerletmiş, pek hoş olmuş! Ondan olabilir. (“Bando” dendikçe, bu satırların yazarının ısrarla doğrusunu “armoni orkestrası” olduğunu telaffuz ettiği topluluk!)
Önce, ilk boru-trampet takımı kuruluş tecrübesinde yer alan müzisyenlerle, yeni topluluk denendi! Olmadı! Sonra etrafta bir bilen var mıdır diye arandı. Fransız asıllı Mösyö Manguel Efendi bulundu. Tarihte adının bu kadar çok geçeceğini bilse, bir faydası olamadan ayrıldığına emin olun pek üzülürdü! Elçiler de Avrupa’da arayışlardaydı elbet! Maddi tarafı sıkıntıda olduğu dönemde, eh bu işlerle de alakalı olan Giuseppe; babası Andra ile birlik olup hayatına karışan kardeşi Gaetano’nun çabalarını sonuçsuz bırakarak, tuttuğu gibi biricik karısının elinde, biniverdi kendisini Osmanlı’ya götürecek gemiye!
Ve nihayet çıktı Sultan II. Mahmud’un karşısına! O dönem için aynı zamanda Halife! E günah değil ki, Halife ve Padişah kurulmasını uygun görüyor! Biz onlardan daha mı iyi bileceğiz?
Gel zaman git zaman, yine bir Osmanlı Halifesi Abdülhamid, saraydaki temsiller için, bir sahne yaptırıyor. Malum-u aliniz; Yıldız Sarayı Tiyatrosu! Opera temsilleri başlıyor. Gitsin keman öğrensin diye de, Vondra Bey’i Paris’e gönderiyor. Tercüme edelim: Halife müzik öğrenimi için Avrupa’ya gönderiyor ve harçlığını eksik etmiyor. “Canım, o Ecnebi’dir. O’nu göndermesi normal!” diyenlere; Vondra ile birlikte giden Safvet Bey’i hatırlatırız. Flütçü Safvet Atabinen…
Saraydaki temsiller için bizim Armoni Orkestrası’na eklenen yaylı çalgılarla oldu mu size Opera Orkestrası? Eh ilk rejisörümüz Zati Arca da pek çalışkan! Her akşam temsil! (Müzik öğrencileri bir kenara not etsin, belki sınavda çıkar!) Bellini’nin Norma Operası, sağolsun Başmabeynci İlyas Efendi’nin girdiği risk ve verdiği destek sayesinde ilk yerli prodüksiyonumuz olarak Zati Bey idaresinde temsil ediliyor. Temsillerde çaldıkça, o bileklerdeki ağrılar azalıyor, parmaklar seri pasajlarda “yağ gibi” akıyor. Dayanıklı hale gelen müzisyenler hayli ilerliyor. D’Aranda diye bir piyanist geliyor. Hani Orkestra’ya “müzik” yaptırıyor. Amma velakin II. Meşrutiyet ile yabancılar ayrılmak durumunda! D’Aranda ülkeden olmasa da, kurumdan ayrılmak zorunda kalıyor. Şef bageti beklenmedik ve hatta unutulduk bir isme; Safvet Bey’e geçiyor.
Şu Safvet Bey ne ilginç adam! Sakalı yasaklıyor, herkes kaytan bıyıklı! Önce kızıyorlar, “her gün traş”. A bir bakıyorlar genç hanımefendilerin yerlere attığı mendillerin sayısı artıyor! Bir sabah sehpalara konan partiler de değişiveriyor. “Kumandan! Bu nota ne ola?” diye gelen soruya; Beethoven’ın 7.Senfoni’si cevabını veriyor Atabinen! Heh! İşte o cevap da, bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın temeli oluyor. Bundan böyle hep senfoni, hep konçerto! Bu arada kurumun içinde Armoni Orkestrası ile Fasıl Heyeti de gelişiyor elbette! Fasıl Heyeti dediğimize; ister Türk Sanat Musikisi, ister Makamsal Müzik, isterse Klasik Türk Musikisi deyin! Halk müziği hariç, hepsi sarayda! Kimin idaresinde? Padişahımız, Halifemiz Mehmed Reşad’ın emrinde… Ha bir de bunlar birer birer halka konser de vermeye başlıyor. Yani halkın oluyor.

Kaldırılmasını istemezük!
Osmanlı’da “Padişahımız Efendimiz’e Bağlı” anlamı içeren Musika-i Hümayûn, Cumhuriyet’te “Cumhurbaşkanlığı” adını paylaşıyor. Ankara’ya geldikten sonra 6 Nisan 1924’de (o günkü adıyla Riyaset-i Cumhur olan) Cumhurbaşkanlığı makamının adını, Cumhurbaşkanı’ndan sonra alan ilk kurum oluyor. Riyaseticumhur Musiki Heyeti içinde en güçleneni olan Orkestra ise, 1932’de İncesaz’ı da yanına alarak sivil elbise giyiyor. 1957 yılında ise özel bir kanunu çıkıyor, sonra da yönetmeliği… Diğer devlet senfoni orkestraları da aynı kanuna dayandırılarak, “Kurum Kurma Virtüözü” Hikmet Şimşek’in de çabalarıyla birer birer kuruluyor! Saray zamanında ilk Devlet Tiyatrosu’nu kuran Yakup Efendi ve temsilleri sürdüren Zati Arca’nın yerini, Cumhuriyet Dönemi’nde Vasfi Rıza Zobu gibi şövalyeler aynı çılgınlığa kalkışarak dolduruyor!
Kısacık yazıda atlanmak zorunda kalınan daha ne isimler var, ne isimler… O kadar zor kurulup bu günlere geldi ki, anlatılması bile kaç kitap etti! Hem de ilk kuran Osmanlı Padişahı ve Halifesi’nden iyi bilecek değiliz! En iyisi vazgeçelim TÜSAK’tan filan, kapatmaya çalışmayalım! Miras sayılır!
Ersin Antep: ersin@muzikoloji.org