Made in Germany

Acaba ABD, "Made in Germany" algısını iyice zayıflatarak gerek ekonomik gerek siyasal gerekse de küresel güç olma ekseninde ülke egosu son yıllarda iyice şişen Almanya'ya iyi bir ders vermenin peşinde olabilir mi?

Amerikalı GM, 77 yıl boyunca otomobil satışlarında dünya birincisiydi. 2010’da Toyota GM’yi tahtından etti. Hemen ardından ABD’de satılan tüm Toyota markalı araçların fren mekanizmalarında arıza tespit edildi ve Toyota ABD’de sattığı araçları geri çağırmak zorunda kaldı. Bu otomotiv dünyası için büyük bir skandaldı.

Bu yılın ilk 6 ayında ise VolksWagen’in (VW) Toyota’nın birinciliğini kapmasının hemen sonrasında yine ABD’de VW odaklı bir skandalın ortaya çıkması ve her iki skandalın da ABD’de yaşanması insanda ister istemez bir rastlantı olmadığı kuşkusu yaratıyor.

Avrupa’nın son 400 yıllık tarihine bakarsak. Başlarda İspanya ardından Portekiz, İngiltere, Fransa ve Almanya eski kıtanın hakim gücü oldular.

İspanya, Portekiz ve Hollanda gibi ülkeler bunu sömürgeci endüstrilerle yaptı. Örneğin, İngiltere özellikle tekstil alanındaki sanayi devrimi ile hakim ekonomiler üretirken, Almanlar ise bunu kimya ve makine alanındaki gelişimleri ile başardılar.

Almanya, 20’inci Yüzyılla birlikte ve özellikle Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında endüstriyel güç olarak Avrupa’nın etkin gücü haline geldi.

Belki oyunca şaşıracaksınız ama oysa çok değil 18. Yüzyıl’da Avrupa genelinde ve özellikle İngiltere’de de satılmaya başlanan Alman endüstrisinin ürünleri o kadar kalitesiz ve ucuzdu ki, İngilizler bu ürünlerin yerli ürünlerle karışmasını engellemek amacı ile ülkede satılan tüm ürünlere menşeini gösteren bir damga konulmasını şartı getirdi.

Her ne kadar İngiliz tüketicileri koruma çabası olarak da gözükse aslında amaç; Britanya Krallığı’nın yerli ürünlerine göre çok çok daha ucuza satılan başta Almanya menşeili ürünler olmak üzere İngiltere pazarını işgal eden tüm yabancı ürünleri kontrol altına almaktı.

Geçmişte “ucuz fakat kalitesiz mal” anlamına gelen “Made in Germany” damgası gelişen Alman endüstrisi sayesinde zamanla “kaliteli üretilmiş ve dayanıklılığı ile rakiplerine fark atan” anlamına karşılık gelmeye başladı.

Tıpkı bugünün Çin’i gibi…

Pekiyi bu nasıl oldu?

Özellikle ikinci dünya savaşından sonra yeniden kurulan Avrupa ve yenidünyada artan yaşam kalitesinin bir sonucu olarak, insanların tüketime yönelmesi doğal olarak rekabette kaliteyi belirleyici bir husus haline getirdi.

Rekabette kalite yani nitelik ile yarış öne çıkınca inovasyon, teknoloji, tasarım ve lüks gibi kavramlar da tüketimde belirleyici faktörler haline geldiler.

İşte böylesi bir dönemde bilimsel ve teknolojik alandaki ilerlemeler, tüm endüstrilerde üretim süreçlerini temelden değiştirmeye başladı.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya‘nın iyi çalışan ve sağlam sistemlere oturtulmuş tüm dünyaya ihracat yapabilen bir endüstrisi vardı.

Bismark’la başlayan ve Hitler'in rüyalarından miras kalan "Dünyaya hakim Almanya düşü” Alman Halkı’nın bu yoldaki en büyük motivasyonu oldu. Geçen 50 yıla baktığımızda bu hayalin biraz olsun başarıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Avrupa Birliği (AB) içindeki sadece ekonomik değil, siyasal gücünü de dikkate alırsak pek çok AB ülkesinin Almanya’ya muhtaç olduğunu inkar edemeyiz.

Almaya 18’inci yüzyılın o ezik ülkesi değil artık.

Dahası bankaları ve finansal gücü, otomotiv sektörü başta olmak üzere, kimya, makine ve silah sanayi ile dünya çapında söz söyleyebilen, hatta yeri geldiğinde yüksek sesle de konuşabilen bir ülke artık Almanya.

Dünya nüfusunun ve buna bağlı tüketimde yaşanan hızlı artış, rekabette teknoloji ve yeniliğin doruğa çıkması, kapitalizmin hiyerarşisi içinde daha yukarı doğru yer değiştirmelere yol açtı doğal olarak.

İşte bu yüzden 21. Yüzyılın başlaması ile birlikte giderek kan deryasına dönen Orta Doğu ve Afrika gibi pazarlardaki rekabet ve hammadde kaynaklarının paylaşımı hakim güç rekabetini de iyice kızıştırdı.

Böyle olunca da herkes ABD’nin karşısındaki gücü Rusya ya da Çin olarak tasavvur ederken aslında ABD’nin Almanya ile çekişmesi de içten içe çoktan başlamıştı.

Birbirleri ile çekişen bu iki ülke, dünyanın birçok köşesinde, aslında o coğrafyanın insanlarına felâketlerin kapılarını açan, bir yandan finansal çöküşlerin, silahlı ve politik mücadelelerin tohumlarını attılar. Bir yandan da diplomatik diyalog süreçlerinde aktörler olarak konumlanmaktan da geri durmadılar hiç. Bu süreçte elbette belden aşağıya vuruşlar olacaktı.

Kim ne derse desin. Önceleri gizliden gizliye süren bu savaş, bugün VW ile ete kemiğe bürünmüş vaziyettedir. VW’e karşı başlatılan kampanya da acaba bu belden aşağıya yapılan vuruşlardan biri olamasın sakın?

Konu ne?

Amerika, Alman VW'nin ürettiği dizel motorlu araçlarda karbon dioksit değerlerini manipüle ettiğini fark etmiş. Bak sen!

Yahu zaten bunu daha önceden herkes bilmiyor muydu? Hatta beş yıl önce bu konu Almanya’da Federal Parlamento'ya taşınmamış mıydı?

Alman Parlamentosu’na taşınan iddialar sayesinde sadece VW değil, diğer bütün otomobil markalarının da her türlü değerle oynadığını, fabrika değerlerinin trafikte asla geçerli olmadığını ve Almanya Federal Ulaştırma Bakanlığı’nın bu konuda her hangi bir kontrol yapmaya yanaşmadığını beş yıl önce okuduğumuz gazetelerden öğrenmedik mi?

Ne oldu da ABD bunu yeni keşfetti?

ABD, konuyu “Amerikalı tüketicilerin aldatılmasına ve daha fazla karbon içeren egzoz gazı ile doğanın daha fazla kirletilmesine izin veremeyiz” demeye getiriyor.

Kim söylüyor bunu?

Uluslararası karbon emisyon anlaşmalarını veto eden ve çevre konusundaki uluslararası anlaşmalara asla yanaşmayan ABD söylüyor.

Neden?

Acaba ABD, hem otomotiv endüstrisinde kolunu kaptırdığı Almanlardan (unutmayalım bu yıl otomotiv pazarının galibi Volkwagen oldu) gövdesini kurtarmanın hem de “Made in Germany” algısını tekrar geçmişe götürerek, gerek ekonomik gerek siyasal gerekse de küresel güç olma ekseninde ülke egosu son yıllarda iyice şişen Almanya’ya iyi bir ders vermenin peşinde olabilir mi?

Ne dersiniz?