Bir roman kahramanı olarak Colette

Fransız edebiyatının aykırı sesi, 'skandallar kraliçesi' olarak anılan Colette'in bir roman kahramanı olarak okurken o tehlikeli, loş sokaklarda dolaşmaktan keyif aldım
Bir roman kahramanı olarak Colette

İki insan arasındaki sade ve sıradan bir yakınlaşmanın, tutkunun harlı alevine dönüşmesinden hemen önce gizlendiği loş bir aralık vardır. Ben hayatın çelişkili çıkmazlarında yaşanan, romanlarda, filmlerde anlatılan çetrefilli ilişkilerin hikayelerinden ziyade medcezirli hallerini merak ederim. Muhtemel bir adanmışlığa, gönüllü köleliğe kendini mahkum edenin 'karanlık tünele' girmeden önceki çelişkileri insanın karmaşık tabiatına dair sürprizli işaretleri de gösterir çünkü. O gölgeli ormanda her defasında yeni bir yer bulan kaşif heyecanıyla dolaşırken, duyguların bir prizmanın içinden geçerek kırılıp dağılmasını görüyorum. Zihnin beden üzerindeki tahakkümünün bilinci, bedenin akla isyanı ve ikisi arasındaki mesafe insanın bütünlüklü bir varlık olduğu gerçeğini idrak etmesine engel oluyor bazen. Geçmişle gelecek arasındaki savruluşumuzu hatırlatıyor bana 'zehirli tutkuların' neden olduğu sarsıntılar.

Fransız edebiyatının aykırı sesi, 'skandallar kraliçesi' olarak anılan Colette'in bir roman kahramanı olarak okurken o tehlikeli, loş sokaklarda dolaşmaktan keyif aldım. Fransız romancı, oyun yazarı, oyuncu ve yönetmen Delphin de Malharbe, hayran olduğu Colette'in hayatını kurgulayarak yazmış. Doğrusu ben tarihe mal olmuş kişilerin hayatlarının kurgulanmasına biraz mesafeye yaklaşırım. Okurken, yaşasaydı o ne hissederdi, diye düşünmekten, bir arkadaşımın deyişiyle yazara "Afedersiniz siz orada mıydınız" diye söylenmekten kendimi alamam. Ama bu defa tam öyle olmadı. Romanın kendi gerçekliğine sokulup sıradışı bir kadının, benzersiz bir yazarın hikayesini başka bir romancının anlatımıyla okumaktan hoşlandım. Bu küçük roman, edebi lezzetinin yanı sıra kadın-erkek ilişkilerindeki tehlikeli oyunlara, cinsel dürtülerin karanlığına, tutkuya, aşkın çaresizliğine, insanın değişemeyeceği gerçeğine dair sağlam bir hesaplaşma sunuyor. Ve elbette müzikhol yaşantısının yıldızlarına, dönemin entelijansiya, burjuvaziye, Proust, Picasso, Ravel, Debussy, Freud, Cocteau gibi önemli isimlerine de selam gönderiyor.



'BEN BİR ÇİLE YUMAĞIYIM'

Romanın merkezinde Colette'in 17 yaşındaki üvey oğlu Bertrand de Jouvenel'le yaşadığı yasak aşk var gibi görünüyor ancak anlatıcının muradı özgürleşmek için bedel ödeyen bir kadının sesini duyurmak değil sadece. Feminizmin öncüsü olarak tanınan bir yazarı kendi edebi algısıyla, hayal gücüyle anlatma çabası. Bir psikanaliz seansında doktoruna iç dökerken dinliyoruz romandaki Colette'i: "Tam anlamıyla romancı olmayan bir yazarım. Bir kadın. Bir insan. Bir hayvan. Bir oyuncu. Bir mim sanatçısı. Bir dansçı. Adım Colette ve burda bir hikaye anlatmıyorum. Ne kendime, ne de okurlarıma. Emin olun, size yalan söylemeye niyetim yok. Kendimi safça, yem gibi bırakıyorum. Peşinen, öldüğümde ardımdan diyecekleri gibi".

Malherbe, kitabın son sözünde, "Colette'in eserlerinin ve analitik biyografilerinin tamamını kapsayan kaynaklardan, empatik ve şizofrenik bir 'doğrulukla yalan söyleme'ye yaklaşabilmek için tamamen uzaklaştım" diyor. Bu itiraf, romanın tasarım sürecini ve niyetini de belli ediyor. Başlık ilginç olsun diye seçilmemiş. 'Sevmek Ya Da Terk Etmek', kadınların güç gösterisi yapan 'doğuştan kusurlu' erkekler karşısında hissetiklerini, yapabileceklerini, zaaflarını ve en çok da tutkularına sahip çıkabilenin acımasız ruh iklimini tartışıyor.

"Ben bir çile yumağıyım" diyen, kendi kurallarını yaratan, çemberin dışında yaşayan bir yazarın tiz çığlıklarını duymak ürpertiyor. Bütün kadınların ölümcül, bütün erkeklerin despot olduğunu ve bunun doğallığını anlatırken şefkatli akıl yürütmeleriyle ikna etmeyi de başarıyor: "Bir erkekle özenle ilgilenmek ve başını göğsünüze yaslayarak huzur bulmasını sağlamak için cinsiyetler arası şiddetin kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir paradoksa inanıyorum; insanlık durumunun hoyratlığını kabullenerek aynı çerçevede dinginlik yaratmak".

Colette, zıtlıklarla boğulduğu hayatında, pek de aramadığı huzur duraklarında soluklanabilmek için bunu yapabilmiş miydi bilinmez ama romandaki Colette, aldatılan kadınların bir gün bunu keşfettiklerinde ellerinde kalanları ve duruma razı olma çaresizliklerini çarpıcı cümlelerle anlatıyor.

O vakit aynı adamın aşkıyla bir araya gelen kadınların birbirlerine olan düşmanlıklarının saçmalığını, ruhunu, cinselliğini, vaktini, yüreğini, rüyalarını çalan erkeğe meydan okuyamayanların uyanışını, 'özgürleşme' mücadelelerini, kendi hatıralarınızdan bulup çıkardığınız işaretlerle tekrar yorumluyorsunuz.


İNSAN NEYSE O MUDUR?

Umutsuzluk kuyusuna düşenler için 'Kahraman Colette'in net bir bakışı var: "Hangi ağaçtan yapıldığını bilirsen, kendini yontabilirsin. İnsanın hammaddesi trampa edilemez". İşte bu katı hakikate rağmen insanın kendini değiştirme çabası düşünmeye değer. Hakikaten insan neyse o mudur, karşısına çıkanlar, tecrübeleri, iz bırakan acılar onu ne kadar değiştirebilir?

Ben de insanın öz tabiatının değişmeyeceğini inananlardanım ama evet koca bir ömrü kusurlarıyla hiç durmadan orasından burasından buduyoruz. İlk nefes yırtılmasından son iç çekişe kadar hep aynı kalacağı gerçeğine tahammül etmek hiç kolay değil çünkü. Mutsuzluğu, yenilgiyi, aldanışı da küçük mutluluk kırıntıları kadar kabullenebilmek için gereken 'olgunluğa' ulaşmak her zaman mümkün olmasa da kendini yeniden yaratma çabası kıymetlidir. Bu yüzden kahramanın söylediği gibi, karşımıza çıkanların kötülükleri ve bilgileriyle beslendikten sonra yaşamayı yeniden öğrenmek gerek. Aidiyetlerden, ezberlenmiş kurallardan, toplumsal kimliklerden kurtulup mutlak yalnızlığa katlanmak ama yine de 'iyileşmek' için başkasının varlığına, içinizde saklı olanın dışında bir güce ihtiyaç duymak, varoluşun en çetin savaşlarından biri sanırım. İşte bu kitap bütün bunları sordurabildiği için de okunabilir.

Edebiyat yoruma açıktır. Sevdiğiniz bir yazarı kendi bakış açısıyla anlatan başka bir yazarı hayat hikayelerini kurguladığı için sevmeyebilirsiniz. Onu 'bencilliği' nedeniyle suçlayabilirsiniz. Anlatımını beğenmeyebilirsiniz. Hatta yazarınızı sizden çaldığı için kıskanıp ona kızabilirsiniz ama hayatı değiştirecek sorularla okurunu bir biçimde sarsmasını küçümseyemezsiniz. "Neden yarattığım skandallar yüzünden acı çekecekmişim ki, yaşamın kendisi bir skandaldır" diyen Colette'in sahih cümlesi kadar basit bir gerçektir bu.

Hem bazen Colette gibi sınır tanımayan yazarları yaşatmak isteyen başka yazarlar, hayatı iz bırakan cümlelerle taçlandırır. Size arzuları tatmin etmenin de insanı yalnızlaştırabileceğini anlatır. Bir karşılaşmanın 'bir hayat' olabileceğini söyler. 'Ölüm kokan edep kurallarını suratınıza fırlatırken' kibarlığı muhafaza etmenin inceliklerini gösterir. Sevişmekten nefret eden ama bir türlü ondan vazgeçmeyen bir erkek gibi yazmanın sırlarını fısıldar. Burjuva alışkanlıklarının bayağılıklarını yüzünüze çarpar. Sevme ve sevilme yeteneksizliğine rağmen hayatta kalmayı öğretir. Sizden başka herkesin aşağılayacağı bir aşkın, şiirsel bir teslimiyetin 'kutsallığını' resmeder.

Bir roman kahramanı olarak Colette'le veya hayatından süzülenlerden inşa ettiği romanlarla kendini gerçekleştiren yazar Colette'le, eserleriyle tanışın. Size yenilenen her günün değerini, insanın kendisi olarak kalabilmesinin mucizevi serüvenini anlatsın.

 


* Colette'in hayatını merak edenlere ödüllü bir biyografi önerisi: Bedenin Sırları / Sidonie-Gabrielle Colette'nin Yaşamı / Judith Turman - İnkilap Yayınları

* Sevmek Ya Da Terketmek / Delphine De Malharbe, Çev. Armağan Sarı - Everest Yayınları