Efes ve zamanın tozları

Yüz yıllardır Efes'te yaşayan Persli, Yunanlı, Romalı, Lidyalı, Musevi, Ermeni, Mısırlı, Rum, Türk bütün farklı kimlikler şehri kutsal kılmak, fethetmek, korumak için mücadele etmişler. Ama tıpkı insan ömrü gibi kentlerin de bir yaşam süresi var.

Aşağı agoradan büyük Liman yoluna doğru yürürken dükkanlar üzerine yapılmış revakta sportif oyunları, horoz dövüşlerini ve gösterileri seyreden Efes'lilerin zamanla ilişkisini düşünüyordum. Meydanın ortasındaki su ve güneş saatine bakarak vakit mefhumunu içselleştiren insanlar, üç bin yıl önce üzerine bastığım mermerlerde yürüyordu. İki tekerlekli Roma arabaları caddeden geçtiği zaman atların nal sesleri ve tekerlerin çıplak mermere temasından doğan madeni seslerinin yarattığı yaşam sevincini duyuyordum sanki. Altın çağın ışıltılı neşesi çeşmelerden akan sularla çağıldıyordu.

Sonradan icat edilen bütün değişik saatler insanın zamanla ilişkisini değiştirdi mi yoksa hala göstergelerden bağımsız kavradıkları 'iç saatleriyle' mi yaşıyorlar, emin değilim. Asırlar evvel yaşanmış olayların daha bir kaç yıl evvel olmuş gibi algılanmasına rağmen geçen sene tanık olduklarımızın silinmesinin zamanın garip esnekliğiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Zaman uzuyor, genişliyor, kısalıyor, kabarıyor bazen sıkışıyor, tıkanıyor. Düğümleniyor. Ne tarihçiler ne de 'o anın' içinde soluk alanlar yaşananların gerçekliğini tam olarak idrak edemiyor. Hadiseler ancak daha sonra farklı bilgiler ve bağlantılar eşliğinde kavranıyor. Kierkegaard'a göre hayat sadece geriye dönüp bakıldığında anlaşılabilir ama ileriye doğru yani var olmayan bir şeye doğru bakarak yaşanmalıdır.

Geçtiğimiz hafta binlerce yıldır farklı kültürlerin, inançların, dillerin bir arada ve ayrı ayrı yaşadığı görkemli bir antik kentin meydanında, müphem geleceğimle geçmişin kaosu arasında salınırken 'tarih' yıprandı. Dünya şimdiki zamanın esiri oldu. İhtiyar fıstık çamlarının etrafında şiddetli bir sarsıntıyla parçalanmış heykel, sütun, tapınak kalıntıları mırıldanıyordu. Taşların sessiz isyanıyla birlikte Efes Vakfı kazı başkanı arkeolog Sabine'i de dinliyordum. Roma döneminde Mısır tanrısından etkilenip adına yaptırılan Serapis Tapınağı ve restorasyonu hakkında bilgi veriyordu. Mermerleri dantel işler gibi yontanları görüyordum. Hayvanların çektiği arabalarla konan taş blokları işleme atölyesine getiriyorlar, sanatkarlar da mimarın istediği biçimi verebilmek için günlerce, gecelerce uğraşıyordu.

Geç Roma döneminde kilise olarak da kullanılan tapınağın ayağa kalkmış halini hayal ederken ürperdim. Savaşlarla, depremlerle, insanın yıkıcılığıyla bir günde yok edilebilen kentler, yüzyıllar süren çok zor çalışmalarla gün ışığına çıkarılabiliyor. Ve tuhaf bir şekilde tecrübelerine rağmen ısrarla benzer trajik hataları yapan insan geçmişine her defasında başka türlü ihanet ediyor. Her gelen yeni 'medeniyet' bir öncekinin izlerini vahşice silmeye çalışıyor. Efes'te restorasyonu devam eden yamaç evlerdeki filozof resimlerinin katmanları, bu nobranlığı iyi gösteren bir örnekti. Helenistik çağda yapıldığı düşünülen Sokrat portresi daha sonra muhtemelen Roma döneminde gözleri, yüzü kazınarak tahrip edilmiş, Hıristiyanlığın kabulünden sonra Bizans'da mermerlerle örtülmüştü.




150 YILLIK KAZI


Yıllardır kazılarda işçi olarak çalışan Hasan Bey, eşlik ederken bana bildiği hikayeleri anlatıyordu. Bir ara ben bir ahlat ağacınının yabani meyvelerini incelerken, "Bir adam 150 yıl evvel gelmiş ve bir tepenin üzerinde bir metrelik mermer bir sütun görmüş. Gerisini hayal etmiş. Onun heyecanını düşünsenize" dedi. Efes'in hikayesini okumuştum gelmeden evvel. Sadece o adamı değil ondan önce Efes'e, o görkemli limana ilk kez ayak basan herkesi merak ediyordum. Özellikle kentin kutsal kuruluş öyküsünde bahsi geçen Atina kralı Kodros'un tabiata tutkun oğlu Androklos'u. Ormanla kaplı dağları, kıvrıla kıvrıla körfeze dökülen Küçük Menederes'i, küçük adacıkları ve orada yaşayan 'yabancı' insanları görünce ne düşünmüştü, nasıl hissetmişti acaba? Üç bin yıl önce orayı keşfedenlerle, 1860'da Türkiye'ye gelen arkeoloji tutkunu mühendis Wood'un Artemis Tapınağını bulmak için hissettikleri farklı mıydı? Sanmıyorum. Merak, heyecan, sahiplenme, keşfetme dürtüleri ne kadar değişmiş olabilirdi? Zaman sarı tozlarını asırlar üzerinde hiç de adil olmayan değişim ve hareketlerle dağıtıyordu ve gelecek kuşaklar tanrıların topraklarını kutsallaştırdığı, ulusların sahip olmak için savaşacakları ve kitaplara 'evrenin en güzel kentlerinden' biri olarak geçecek bu kentte neler yaşayacaklarını henüz bilmiyorlardı.

Bugün bizim durduğumuz yerden bakınca tarihe Efes katliamı adıyla geçen, bir gecede yüzbinlerce Romalının Pers kralının emriyle vahşice katledildiği soykırım, sonrasındaki yıkım ve yağma ne kadar uzak görünüyor değil mi? Halbuki şiddeti, vahşeti, şehirleri istila etme, toplumları tek tipleştirme ve zenginlik tutkusuyla bugün yaşadıklarınızdan hiç farklı değil. Varlığın hakikati, duygular değişmiyor ama kentler, yaşam biçimleri, araçlar ve düşünceler hiç durmadan değişiyor. İnsan eskidikçe yenileniyor. Efes'te yaşayan filozof Herakletios'un söylediği gibi hayat sürekli akarak tazeleniyordu. Arkeolojinin geçmişten müphem geleceğe uzanan yolculuğunu bu sebeple de kıymetli buluyorum.


BİR ÇENTİK DAHA...


Savaşlara, yıkımlara rağmen varlığını unutturmamak için iz bırakma inadından vazgeçemeyen insanın kırılganlığını da anlıyorum. İç burkucu bir iddia. Taşlara balık, kuş, ağaç resmi çizen gençlerle, bir gecede karısıyla döt defa seviştiğini evinin duvara kazıyan adam, geneleve mensup bir kadının taşın üzerine yaptırdığı resimli reklam, mezar taşlarındaki kabartmalar, yazıtlardaki yasalar, valinin adına yaptırılan görkemli Celsus kütüphanesinde bulunan onbinlerce cilt, antik çağ yazarlarının anlattığı kent tasvirleri, hikayeler bu dünyadan geçip giderken bir çentik daha atma ihtirasının çarpıcı yansımaları.

Yüz yıllardır Efes'te yaşayan Persli, Yunanlı, Romalı, Lidyalı, Musevi, Ermeni, Mısırlı, Rum, Türk bütün farklı kimlikler şehri kutsal kılmak, fethetmek, korumak için mücadele etmişler. Ama tıpkı insan ömrü gibi kentlerin de bir yaşam süresi var. Kutsal yapılar yıkıldığında, tapınakların efsaneleriyle birlikte siyasal ve ticari cazibesini yitirdiğinde geriye bilim insanlarını kışkırtan tarihi gerçeklerle, 'o anı' bugünmüş gibi yaşatan hikayeler kalıyor.

Bülbül Dağı'nın eteklerindeki vadide geçirdiğim asude bir günün hatırası turistik bir gezi olarak yer almayacak elbet kişisel arşivimde. O dağlardaki manastırları, kiliseleri, Meryem Ana'nın evini ziyaret edenleri, azizlerini ananları, mezar taşlarıyla birlikte toprağın altında kalanları, büyücüleri, falcıları, sanatçıları, yazarları, düşünürleri, gezginleri, tanrıçaları, kralları, savaşlarda ölenleri anmak kendi zaman tasavvurumu genişletti. Zaman bu defa olanca hafifliğiyle yeniden esnemeye başladı. Bolluk bereket dağıtan, tabiatı, hayvanları koruyan, yıldızlara hükmeden Efes Artemisi gökkubbede tebessüm ediyordu. Seneca'nın cümlesini bir çocuk gibi tersine çevirmek hoşuma gitti. "Kentler uzun yıllarda yok olur, bir anda, bir bakışla ansızın böyle kurulur işte" dedim kıkırdayarak. Bir karganın havayı yırtan çığlığı yankılandı tiyatronun üzerindeki büyük boşlukta. Deniz tanrısı Poseidon limanın açıklarından seslendi; "Kendini tabiattan uzak hissedenler bile, herkes ona aittir ve kendisine verilen rolü oynar. Bugünü ve sonrasını yazacaksın".


Meraklısı için Efes Vakfı hakkında notlar:

* Efes Antik Kenti’nde ilk arkeolojik kazı bundan 150 yıl önce başlatıldı ancak henüz toplam arkeolojik varlığın sadece yüzde 15’i gün ışığına çıkarılmış durumda. Yürütülen çalışmalara Avusturya ve Türkiye hükümeti önemli bir destek sağlıyor, bunun yanında Efes Vakfı ise değişik koruma ve restorasyon çalışmalarına ve tanıtım projelerine destek oluyor.

2010 yılında kurulan Efes Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini aynı zamanda Borusan Holding Yönetim Kurulu Başkanı olan Ahmet Kocabıyık yürütüyor

Vakfın kazı başkanlığını ise Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Direktörü ve Efes Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi olan arkeolog Sabine Ladstaatter üstleniyor.

Efes Vakfı, Efes Antik Kenti’nde birçok arkeolojik koruma ve restorasyon projesini destekliyor. Efes Vakfı halen Yamaç Evi2’deki duvar resimlerinin restorasyonunu ve antik kentin ortasındaki Serapis tapınağı ile ilgili bir araştırma projesini yürütüyor.