İnsanı iyileştiren edebiyat

Ölüme ve delirmeye direnebilmek için nesnel sebepler bulmak zorunda kalan insanı iyileştiren edebiyatı, sevdiğini belli etmeyen merhametli sevgiliye de benzetirim ben. Yıllar sonra yeni çevirisinden okuduğum 'İyi Asker' - (orjinal ismi 'En Acıklı Hikaye' ) okurunu bu türden bir cazibeyle kucaklayabilen bir roman.
İnsanı iyileştiren edebiyat

Leylekler erken gidiyormuş bu sene. Kimsenin pek umursamadığı böyle sıradan bir haber benim canımı sıkabiliyor. Döngünün kırılması, yaşamak mümkünken aptal bir bencillikle boşluğa bırakılan arzuları ve hayat ritmini taammüden bozan ilişkilerin çürümesini hatırlattığı için belki, bilmiyorum. Ama gücüyle zaafları çarpıştığında cevabı olmayan ürpertici sorulara maruz kalan insanın buruk aczini de seviyorum. Bu hüzünlü çelişki, tuhaf bir biçimde büyük bir yaşama sevinci de doğuruyor çünkü.

Serin bir esintiyle kederli yanımı okşayan okaliptusların altında durup altın tozlarıyla yıkanmış kıpırtılı denize, ‘mecburi’ seçimleriimizin hayatlarımızı böyle acımasızca savurmasına neden müsaade ettiğini soruyorum. Hışırtılı iç sesim derin bir sessizliğe, az ötedeki keskin kayalara çarpıp dağılıveriyor. Sonra neden, diyorum. Neden insanların çoğu tercih etmedikleri bir hayatı içine saklanmak için bir ‘akıllı’ mazaretler bulmaya çalışıyor?

Bazen bir araştırmacı merakıyla dinliyorum onları. Hepsinin hayatlarını sakatlayan ‘biricik’ hikayeleri var. Gönüllü maphushanelerini, gelenek, evlilik kurumunun tuzakları, din, konfor, güvensizlik, güç, aile bağları, ilişki bağımlılığı, travmalar, yalnızlık korkusu, alışkanlık gibi yüzlerce ‘mazaretle’ açıklama telaşları da var. Halbuki benim sorularım daha basit; insan güçsüzlüğüne karşı nasıl bu kadar korunaksız olabiliyor. Çaresiz bırakan kararlarına yenik düşmenin ağırlığına katlanmak umudu törpülemiyor mu? Hayat kabarmış bir nehir misali coşkuyla akarken onunla birlikte sürüklenmek yerine, teslim olamamanın ardına gizlenen acıyla nasıl başa çıkıyor?

Bu kadim sorular, asırlardır tragedyaları, efsaneleri, masalları, destanları, hikayeleri, romanları şiirleri doğuruyor. Her dönemin yazarı bu çaresizliği toplumsal koşullarıyla, hayal gücünün tılsımıyla ve elbette kendi hakikat algısıyla üslubunca tekrar yorumluyor. Ve kuyruğunu ısıran yılan misali hep aynı ‘sonsuz başlangıç’ noktasına dönüyor.

Ölüme ve delirmeye direnebilmek için nesnel sebepler bulmak zorunda kalan insanı iyileştiren edebiyatı, sevdiğini belli etmeyen merhametli sevgiliye de benzetirim ben. Anlatıcı, duygularını, düşüncelerini yaşadıklarıyla değil kahramanlarının hikayeleriyle aktarırken dil aracılığıyla başka bir dünya tasavvuru inşaa eder. Hayallerine sokulurken kendini hapsettiği ‘gerçeğiyle’ yaşamayı tercih eden okur, yazarına biraz da bu yüzden tutkuyla bağlanır.

Çürüyen evliliklerin ağırlığıYıllar sonra yeni çevirisinden okuduğum ‘İyi Asker’ - (orjinal ismi ‘En Acıklı Hikaye’ ) okurunu bu türden bir cazibeyle kucaklayabilen bir roman. Cevabı olmayan soruları, ironisi, beklenmeyen bir anda sarsan ‘şiiri’, gücünü anlattığı toplumun gerçeğinden de alan anlatımıyla hatırlatan roman defalarca ‘Tüm zamanların en iyi 100 romanı’ gibi listelere girmiş. Ama kitabı çekici kılan bu değil. Yazarı Ford Madox Ford, romancı Joseph Conrad’la yazım teknikleri üzerine incelemeler yapmış hatta onunla birlikte roman yazmış özel bir edebiyatçı, yayıncı ve eleştirmen. Birinci dünya savaşından önce yazmaya başladığı romana 10 sene sonra tekrar dönüp bitirince eşine ithaf etmiş. Önsözünde “’Yüce tanrım, o zamanlar böyle iyi yazabiliyor muymuşum?’ dediğinde, sesindeki kibri bastırmak zorunda kalmamalı yazar” diyor ve sebebini açıklıyor.

Yazar hikayesinin gerçek olabileceğini, romanın kahramanı Edward Ashburnham’dan dinlediğini itiraf ederek daha ilk cümlede hissettiriyor: “Duyduğum en acıklı hikâye bu”. ‘Acıklı’ sıfatının acı ironisi bir yana, okura doğrudan seslenen içten dili, pırılıtılı bir zekayla cilalanmış karakter tahlilleri, bilinç akışını gündelik dilin basitliğiyle destekleyen anlatımı ve hatıralar arasındaki sıçramaların bilinçli kurgusu, rımanı unutulmaz kılıyor.

Amerikalı Dowel ve kalp hastası karısı Florence, tedavi için gttikleri kaplıcada İngiliz Yüzbaşı Ashburnham ve karısı Leonora’yla tanışıyor. 9 yıl boyunca Avrupa’da dolaşıyorlar. Anlatıcı, daha en başında, “O uzun, huzurlu hayatın dokuz yıl altı haftanın sonunda, her şeyi tozduman eden dört günde yok olup gittiğine inanamıyorum” cümlesiyle Fransız romanlarına has o romantik gerilimi de hissetiriyor.

Yazar da dokuz yıl sonra hatırladığı bu hikayeyle basit soruların peşinde aslında. Savaş öncesi iki çiftin çözülüşünü anlatıyor evet ama asıl derdi, durgun göl gibi görünen bir yaşamın içindeki tutkuların, korkuların, zaafların, ihanetin, kibrin insanın özünde var olduğunu ve bunun toplumun bütün katmanlarında yaşandığını en çıplak haliyle göstermek. Bir de maskelenmiş evliliklerin-birlikteliklerin çürüyüşünü, ağırlığını, yapaylığını okura edebiyatın kalıcı bilinciyle aktarmak. Mükkemel görünen ilişkilerin yıkımını resmetmek.

‘Cevabı şeytan bilir’
Anlatıcı hikayelerin ağırlığı ve çeresizliğiyle okuru derinden sarstıktan sonra cevabı belli olmayan o meşum soruyu hatırlatıyor. “Niçin insanlar istediklerini elde edemiyorlar ki? İnsanları hoşnut edecek şeyler bir adım ötelerinde, gene de herkes yanlış şeyi seçip duruyor. Belki siz işin içinden çıkabilirsiniz, beni aşıyor açıkcası. İnsanın zeytin yapraklarının fısıltısı eşliğinde, sevdikleriyle beraber olabileceği, ne isterse sahip olabileceği ve gölgelikte, serinlikte keyfine bakabileceği bir cennet yok mudur bu dünya üzerinde? Yoksa bütün erkeklerin hayatı da biz iyi insanların hayatları gibi çığlıklarla, aptallıklarla, ölümlerle ve ızdıraplarla bölünen paramparça, çalkantılı ve romantizmle bölünen hayatlardan, dönemlerden mi ibaret? Ancak şeytan bilir cevabı”.

Doğrusu bu soruların cevabını şeytanın da bildiğini sanmıyorum. İnsanın yaşadığı bu trajediyi ancak bir insan kendine yapabilir çünkü. Belki de esas çaresizlik kelimelerin arasına sıkışan ‘sahiplenmek’ sözcüğünde gizlidir. Başkasının varlığını, onun hakikatiyle sevmek yerine sahiplenmeye çalışmak her türlü ilişkiyi ağırlıyıyla eziyor ve bunu beceremeyen insan hastalıklı bir bakışla çoğu kez sevdiğini değil sahip çıkabilme gücünü ve ‘her şeye rağmen’ kendisine rıza göstereni seçiyor.
Bu elbette binlerce cevaptan bir tanesi olabilir. İnsanı cazip kılan cevaplar değil sorulardır bana kalırsa.Tam da bu yüzden insanı hakkıyla anlatabilen edebiyatı seviyorum hala. Ford Madox Ford, bundan yüz yıl önce bu kitabı yazmaya başladığında hikaye etme biçimleri değişse de insanın duygularının hiç değişmeyeceğini bütün usta yazarlar gibi hissedebildiği için ‘insanı’ o dönem için yenilikçi bir teknikle anlatmayı seçmiş. Soruların cevabını bilemese de hala bütün listelere giren bu kitapla hatırlanacağını biliyordu.

Evet, belki ışıltılı bir yaz günü için biraz can sıkıcı bir soru ama bence arada kendimize soralım. Sahiden seçtiğimiz bir hayatı mı yaşıyoruz yoksa öteki ‘ben’in dayattığını mı?

Cevap ne olursa olsun, gerçek değişmeyecek. En azından bunu biliyorum. İnsan sadece yaşadığı görünen hayatıyla değil yaşayamadıkları ve söyleyemedikleriyle de hatırlanır. Ve hangisinin eksik kalacağına kendi zaaflarına rağmen sadece kendisi karar verebilir. Bu kaotik çaresizliğin bilincinde olan insanlar da bazen sadece derin bir suskunluk ve sevecenlikle tebbesüm eder. Bu da bir cevaptır. Belki de cevapların en anlamlısı. 


‘İyi Asker’ - Ford Madox Ford / Çev. Gökhan Sarı / Aylak Adam Yayınları